Bizim yolumuz İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî'yi aşılamaktan ibarettir.
Gâye: Rıza-î İlahîdir.
Vasiyetim olsun; tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehli Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayınız.

Maddî vücutların her ne kadar dünya hayatından ayrılmış ise de, mânevi tasarrufları, el'an tamamiyle ve kemâliyle devam etmektedir.


   
  seyyidler zinciri............ALTUN SİLSİLE
  SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HZ...
 

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HZ...

ser.gif

eli11.jpg

elif.gif

elif2.gif

elif1.gif

elif3.gif

elif4.gif

eif5.gif

KURÂN OKUTMA HİZMETİ, GAYRET VE MÜCÂDELESİ

Süleyman Efendi Hazretlerini ve Onun Kuran hizmetlerini, o hizmetlerin millî ve mânevî alandaki ehemmiyetini gerçek manada anlamak için, o devirdeki şartları, icapları, husûle gelen ihtiyaç ve zarûreti mutlaka bilmek ve nazar-ı îtibâra almak lâzımdır.

Asırlardan beri dinin öğretilip, öğrenildiği bütün müesseseler bir anda kapatılmış, müslüman halk dinini öğreneceği din müesseselerinden tamamen mahrum bırakılmıştı. Dolayısıyla dinî ve manevi sahada korkunç bir kültür boşluğu meydana gelmişti.

Pek çok dersiam, değil başkalarını okutup din adamı yetiştirmek, kendi evlatlarını dahi okutmaktan çekinmişler, bazı müderrisler de günün şartları karşısında endişeye kapılmış, mesleklerini dahi bırakmışlardı. Bir kısmı dünya işleri ile meşgul olmuş, bir kısmı ise idareye kayıtsız şartsız teslim olmuşlardı.

İşte böyle bir vasatta Süleyman Efendi Hazretleri kendi tabirleri ile cehenneme sel gibi akmakta olan Ümmeti Muhammedden Bir kütük kurtarsak kârdır telakkisi ile hizmetlere karar vermişti.Süleyman Efendi, ilk olarak 1930-36 yıllarında, Çatalca&nın Kabakça köyünde kiraladığı çiftlikte, o gün bulabildiği bir kaç talebeye dînî dersler vermeye başladı. Bir taraftan talebeleri işçi gibi göstererek okuturken, diğer yandan İstanbula amele pazarlarına geliyor, istidatlı gördüklerine; Evladım kaç paraya çalışırsın?Bir liraya Gel ben sana üç lira vereyim. Sen Allahın dinini kitabını öğren. Bu ilimler ortadan kalkmasın diyerek talebe topluyor, bulduğu işçileri, maaş veya yevmiyelerini vererek okutuyor. Böylece mücâdelede malıyla, canıyla en güzel hizmet örneği veriyordu.

Din adamı yetiştirmek lâzımdı. Küçük, büyük, genç, ihtiyar, işçi, esnaf demeden Allâhın kitabını öğretmek lâzımdı. Yapı ustasından, demirciden, kalaycıdan, terziden müftü olur mu? İşte Süleyman Efendi bunlardan müftü, vaiz yetiştirdi ve onlara, yıllarca Ümmet-i Muhammede hizmet ettirdi.Dini öğretmek gayesi ile Anadolunun bazı kasaba ve şehirlerine giden Süleyman Efendi, talebelerini bazen kömür işçisi, bazen (tuğla-kiremit fabrikasında) fabrika işçisi, bazen de tarla işçisi göstererek okutmaya devam etti.

Öyle zamanlar oldu ki, talebeyle bir yerde toplanıp okutmak imkânı kalmadı. Taksi kiralayıp İstanbulu gezermiş gibi okutmayı denedi. Ve bir ara şartlar o kadar ağırlaştı ki, elde kitap taşımak, kitaptan okutmak imkansız hale geldi. Ve dünyada bir eşine rastlanmayan bir usûle başvurdu. Bir kaç talebesi ile Haydarpaşa Gar'ından Ankara istikametine giden trene biniyor, Arifiye istasyonuna kadar ezberden ders okutuyordu. Arifiye istasyonunda iniyor, Ankaradan gelen trene binerek İstanbula kadar okutmaya devam ediyordu.

Kuran hizmetleri devam ettikçe aleyhinde çok şeyler uyduruldu, insafsız ithamlara maruz kaldı. Amansız polis takibatları, idarî ve adlî tahkikatlar birbirini kovaladı. Aleyhinde muhtelif davalar açıldı, tevkif edildi. Evinden alınarak 1. Şube'nin tabutluğunda 3 gün polis nezaretinde kaldı. 1939da İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde muhakeme ve 1944de İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi'nce tevkif ve muhakeme edildi. Tabutluklarda 8 gün alıkondu. 1957de Bursa Ulu Câmiinde tertiplenen sahte mehdilik hadisesiyle bağ kurularak Kütahya Ağır Cezâ Mahkemesi'nce damadı ve sevenleri ile beraber tevkîf edilip, muhâkeme edildi. İki ay kadar Kütahya hapishanesinde kaldı. Fakat her defasında berâat etti Bunca takibata, muhakeme ve tevkif edilmesine rağmen hayatında bir tek günlük mahkûmiyet almadı.
Devrin sıkıntılarına, sabır ve hilmiyle mukâbelede bulundu. Evini aramaya gelen polis memûrlarına Buyurun, hoş geldiniz, hem de bir kahvemizi içersiniz demek suretiyle her defasında medeni cesaret örnekleri gösterdi. Hanımı Hâfiza Sultan, &Efendi! Efendi! Size bu zulmü revâ görenlere bir de kahve mi ikram edeceksiniz? dediklerinde, Onlar memûrdurlar, vazifelerini yapıyorlar Hanım, yorulmuşlardır& diyerek kahve ikram etme nezaket ve asaletini terketmedi.

Bir Ramazan akşamı evinin karşısındaki kahvenin bahçesine oturup hanelerini kontrol eden sivil memûrun yanına varıp, "Oğlum! sen oruçlusun, akşam yaklaştı, gel bizde iftar edelim, sonra yine vazifene devam edersin diyerek kendisini takip eden polislere iftar yemeği ikram etti." (Bu asil şefkati ve yüce nezaketi gören polis memuru peşine takılıp, iftar etmek üzere evine gitti, sonra da bağlıları arasına katıldı.)

Bütün bu sıkı takip ve baskınlar karşısında yılmadı, her defasında polisler karakola dönmeden derslere tekrar başladı. Hiç kaybedilecek vaktimiz yok diyor hatta Mevlâ uykumuzu alsa da, geceleri de ders okusak& temennisinde bulunuyordu.

"Yarın hesap günüdür, Allah-ü Teâlâ, Süleyman verdiğim ilimle ne hizmet ettin, o ilmi sana kara topraklara göm diye mi verdim? derse, ben ne cevap veririm" diyerek üzerlerindeki vazife ve mes'ûliyetin ehemmiyet ve ağırlığını ifade etmeye çalışıyorlardı.

Talebelerine, daima Kur’âna hizmet şuuru telkin eder ve onlara Evlatlarım, sizin bu âlemdeki vazifeniz; bataklığa düşen insanları, düştüğü bataklıktan çıkarmakdır. Öyle ise Ümmet-i Muhammed'i ayağınıza beklemeyecek, siz onların ayaklarına gideceksiniz. En ücrâ yerlere bile bu hizmeti sizler götüreceksiniz& buyuruyordu.

Süleyman Efendi Hazretleri, bütün mesâisini, yok edilen dînî ilimlerin ihyâsına sarfetmiş, ilim ve irfan seferberliği başlatmıştır. Gecesini gündüzüne katmak suretiyle gece saat onikilere, birlere kadar ders okuttuğu zamanlar olmuştur.Bitmek, tükenmek bilmeyen bir azim ve iradeye sahipti.

1950lerde, ilerlemiş yaşına ve şekerden rahatsız olmasına rağmen, kış günlerinde bile Kısıklıdaki evinden çıkar, iki tramvay, bir vapur ve dört yerde yaya yürümek suretiyle Şehzadebaşı Taşteknelerdeki derslerine giderdi.

1954 yıllarında cuma ve pazar günleri hariç her sabah Kısıklıdan Bulgurluya yürür. 6-8 saat genç rûhlara ilim ve feyz vermeye devam ederdi.

Hayatının son senelerinde, Topçulardaki talebelerinin Tekâmül kursuna, her gün sabah namazından sonra 3-4 vasıta değiştirmek suretiyle giderek derslerine devam buyururdu.

Bir gün ders okuturken şekeri yükseldi ve rahatsızlığı arttı. Burnundan, okuttuğu kitabın üzerine kan damlayınca, talebeleri heyecanlandı. Fakat O, hiç telaşlanmadan burnunu tutup, mendilini çıkardı, kitaptaki ve üzerindeki kanları sildikten sonra, hemen Oku oğlum! kaybedecek zamanımız yok buyurarak derse devam etti.

1957 Kütahya hadisesi olarak bilinen ve tertip olduğu mahkemece de anlaşılan hadise beraatle neticelenmişti. Kütahya hapishanesinden çıkan Süleyman Efendi Hazretleri evine dönmeyip, himmet ve hizmet maksadıyla Manisaya gittiler. Talebeleri üzgün, O ise hapishane ızdıraplarını unutmuş, neşeli idi. Herhalde kendisi artık ders okutmaz zannı ile;

Efendim, İstanbulda derslere devam edecek misiniz? diye sordular.
Evet, devam edeceğiz, hem de daha çok ve daha gayretli…Duracak zamanımız yok buyurdular.

Aynı seyahatinde İzmirde Efendi Hazretleri, rahatsızlığınız var, her halde bir miktar istirahat edersiniz dediklerinde, gülümseyerek: Yolculukda bazen şoförün lastiği patlar, bizim de lastiğimizi patlattılar, şimdi yapıştırdık. Okutamadığımız zamanları da telâfi için daha çok okutacağız, hizmetimize hız vereceğiz buyurmuşlardı.

Süleyman Efendi Hazretleri, hiç kimsenin dedikodularına ve kötülemelerine aldırış etmeden hak bildiği yolda ilerlemesine devam etti. Bir gün na:

Efendim, falancalar sizin aleyhinizde konuşuyorlar dendi.
Elhamdülillah! Münafık olmaktan kurtulduk. Allah Resûlü başta olmak üzere, İslam büyüklerinin hepsinin aleyhinde konuşulmuştu. Eğer bizim aleyhimizde konuşulmazsa kendimizden şüphe ederdik& diye cevap verdi.

Hasta ve rahatsız olduğu zamanlarda dahi dersten tâviz vermez, geri kalmaz: Derse gidersem hastalık da gider, kalırsam hastalık da kalır buyurmak suretiyle âfiyet ve şifâsının ders okutmakta olduğunu ifade ederdi.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan dönen talebesine, Oğlum! Falan camiye git, Cumada va'z et de, dinleniver demek sûretiyle istirahat ve dinlenmenin, hizmetle mümkün olacağına işaret buyururlardı.
Talebelerinden herhangi biri bir özürden dolayı derse iştirak edemediği zaman çok üzülür, Eyvah! Bugün çok büyük ziyânımız var derdi.

Az-çok demez, bulabildiği talebe veya cemaate bıkmadan, usanmadan ders verirdi. Adede itibar etmezdi. Bir gün Kurân öğretmek için gönderdiği bir talebesi, gittiği yerde okutacak kimse bulamamaktan şikayet etti:

Efendim, sadece iki kişi vardı, onları da bırakıp geldim deyince çok üzüldü. Ve birazda celallenerek
Evladım, nice peygamberler bu âlemden bir tek ümmet elde edemeden gittiler. Sen iki talebe bulmuşsun daha ne istersin diyerek, tekrar geldiği yere gönderdiler.

Talebelerine son derece kıymet verirdi. en küçük talebenin dahi kesip attığı tırnağını, dünyalara değişmem vecîzeleri bu hakikatı en bâriz şekilde ortaya koymaktadır.

Bir gün Hâne-i Seâdetine filesi boş olarak bir şey almadan döndü, hanımına:

Hanım! talebeye alamadığım için, eve de almadım buyurup; talebenin yemediğini, yemekten, hayâ ettiğini ifade etti.

Soğuk kış günü bir vesile ile evini ziyarete gelen bir talebesi, hocasının soğuk odada oturduğunu farketti. Zevceleri soğukta oturmasının sebebini talebeye şöyle izah etti:

Oğlum! sizin odununuz yok diye, Efendi Hazretleri de sıcak odada oturmuyor.

Bazen talebeleri hasta olurdu. En az bir anne ve baba kadar şefkat ve merhametin sahibi olan Süleyman Efendi Hazretleri, rahatsız olanları bizzat doktora götürür veya biriyle gönderirdi. Bir defasında talebelerinden birinin hastalığı ile alâkalı doktor dönüşü kendisine malumat arzedildi. Merhamet âbidesi o büyük zât, kıbleye yönelerek şu ilticada bulundu: Yâ Rab! Senin dinine ve kitabına bu yavrularla hizmet edeceğiz, evlatlarımızı bize bağışla Allahım!

Ramazan-ı Şerif yaklaştığı zaman, talebelerini Ramazanda vaz u nasihat etmek üzere Trakya ve Anadolunun muhtelif yerlerine seferber ederdi. Ramazan sonrası dönüşlerinde teker teker malumat sorar, hizmet haberleri beklerdi. Bir talebesinin va'z edip, Kurân okuttuğunu duyunca sevinç göz yaşları döker, Bu Rabbimin fazlıdır derdi.
Yapılan hizmetleri hiç bir zaman şahsına mal etmez ve edenden de hoşlanmazdı. Bir talebesinin kaldığı köydeki hizmetlerinden memnun olup, teşekkür için kendilerine gelen Hacı Efendiler; Efendim, sizin sayenizde cenazemiz kokmaktan kurtuldu, çocuklarımız Kurân-ı Kerim öğrendi diye iltifat ettikleri zaman mahviyet ve tevazuundan adeta küçülen mübârek zât; Süleyman da kim oluyor ki, bu hizmetler onun sayesinde olsun!, Bu mahzâ kerâmetün-Nebidir, Peygamberin mûcizesidir buyurmak suretiyle kendisine hiç pay çıkarmaz ve bütün muvaffakıyyetin Allah ve Resûlü'ne ait olduğunu ifade ederdi.

VEFATI

Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.)'nin, ?bir ömür boyu devam eden çileli ve yorucu mücâdelesinin nihayetine doğru? öteden beri muztar bulundukları şeker hastalığı ağırlaştı ve kanlarında yükselen şeker, bütün gayretlere rağmen düşürülemedi. Ve 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklıdaki hâne-i seâdetlerinde Rahmet-i Rahmâna kavuştu.

O büyük zâtın dirisine tahammül edemeyenler, ölüsüne de tahammül edememiş, cenazesinin daha önce resmi müsâade alındığı halde, Fâtih Câmii avlusuna defnine mâni olmuşlardı. Karacaahmet mezarlığında, polisin kazacağı bir kabre defnedeceksiniz denilerek en tabii hakkı olan Fâtih Câmii hazînesine defni, gayr-ı kanuni şekilde engellenmiş ve cenazenin Üsküdardan Avrupa yakasına geçmesine mâni olunmuştu. Naşı Altunizade Câmiinin musalla taşında saatlerce bekletilmiş, Fatihe defnedilmesi için yapılan teşebbüsler fayda vermemiş, cenaze namazı orada kılınarak, Karacaahmet Mezarlığına defnedilmiştir.

O, vazifesini tamamiyle ve kemâliyle ifa etmenin huzûru içinde Refîk-ı Alâya kavuşurken, Allah (c.c) ve Resûlü yolunda, ilâyı kelimetullah uğrunda, hizmet etmek üzere binlerce bağlılarını bırakarak ayrılıyordu.
Cehd, çile, ilim, irfan, feyz, bereket ve muvaffakiyetlerle dolu 72 yıllık dünya hayatına veda ederken, geride; yüce İslâm ve imân davasına pazarlıksız, sarsılmaz bir imân ve idealle bağlı yetişkin bir kadro bırakıyordu.

O, bu hali ile Sevgili Peygamberimizin Vefat edenlerden; sadaka-i câriye sahipleri, ilminden istifade edilen âlimler ve sâlih evlat bırakanların dünya ile ilgileri kesilmez meâlindeki peygamber müjdesine hakkıyla mazhar olmuş, bahtiyar ve muhterem bir zâttır. Çünkü O, az veya çok mâlik bulunduğu malını öğrencileri için harcamış, sahip bulunduğu ilmini onlara aktarmak için karakol karakol dolaşıp çile çekmeyi, muhakeme olunmayı, tabutluklarda ve zindanlarda çürümeyi göze almış& hâsılı hayatını hiçe sayarak bütün ömrünü Kurân davasına hasretmiş, emsâline çok az rastlanan âlim, ârif, fâdıl bir mürşidi kamil ve mükemmel idi.

www.suleymanefendi.org

tunahan.gif

SÜLEYMÂN HILMI TUNAHAN;

Son devir din âlim ve velîlerinden. Adi Süleymân Hilmi, soyadi Tunahan'dir. Babasi zamânin müderrislerinden Hâfiz Osman Efendidir. Soyu Fâtih SultanMehmed Hanin "Tuna Hani" olarak tâyin ettigi ve kendi kiz kardesi ile evlendirdigi Idris Beye dayanmaktadir. 1888 (H.1306) senesinde Silistre'nin Ferhatlar köyünde dogdu. 1959 (H.1379) senesinde Istanbul'da vefât etti.Karacaahmed Kabristanindadir.

Babasi Osman Efendi tahsîlini Istanbul'da tamamladiktan sonra Silistre'ye giderek meshûr Satirli Medresesinde yillarca müderrislik yapti.

Ilim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen SüleymânHilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüsdiyesinde ve Silistre Satirli Medresesinde yapti. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için Istanbul'a gelerek Sahn-i Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Fâtih dersiâmlarindan ve o devrin meshûr âlimlerinden Bafrali Ahmed Hamdi Efendi (BüyükHamdi Efendi)nin ders halkasina devâm etti. Zamânin usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldi. Daha sonra o zamanki tâbiri ile dersiâm (profesör) olarak yetismek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü'l-Mütehassisînin tefsîr ve hadîs kismina devâm etti. Son derece parlak bir zekâya sâhib olan Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü'l-Mütehassisîn'den birincilikle mezûn oldu. Ayni yillarda Medresetü'l-Kuzâti (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan dersiâm diger taraftan da kâdilik rütbelerine ulasarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladi. Mezûniyetini müteâkip Istanbul'da dersiâm olarak vazîfeye baslayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatilmasi üzerine vâizlige tâyin edildi. Uzun müddet Istanbul'un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Sehzâdebasi ve Piyâle Pasa gibi büyük câmilerinde halka vâz ederek insanlara Islâmiyetin emir ve yasaklarini anlatti.

Tasavvuf yolunda Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn Efendinin sohbetlerine devâm ederek yetisti. Süleymân Hilmi Tunahan'in tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdi ve baglisi Kemâl Kaçar tarafindan Necip Fâzil Kisakürek'e verdigi notlardan bir bölümü söyledir:

"Süleymân Efendinin bâtin ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, süphesiz bu husus ehline mâlumdur.Zâhirî akil ve zekâ ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akilli olabilir. Hattâ iç hayâti münkir olamaz da yine tasavvuf ve irsâda ehil bir zât ile karsilastigi halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar bir araya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayi ilmelyakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmis, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irsâd hârikalarini fiil hâlinde ve hakkiyla müsâhede etmis bulunuyoruz. Allah'in bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar oldugumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürsid olduguna Silsile-i sâdâd=Büyükler zinciri kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, Imâm-i Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduguna îmânimiz tamdir. Kendisinin bu cephesini anlamayanlarin, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürsid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yikimina ugramamalari bakimindan tavsiye ederiz."

Zâhirî ve bâtinî yönden yüksek derece sâhibi olan SüleymânHilmi Tunahan, îtikâdda Ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Naksibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet vel-cemâate son derece bagliydi. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vâz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; "Ehl-i sünnet vel-cemâat" akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bagli olmalariydi.

Yetmis iki senelik ömrü boyunca Islâmiyetin emir ve yasaklarini ögrenmek, ögretmek ve insanlara anlatarak onlarin dünyâ ve âhiret saâdetine kavusmalarina vesîle olan Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde Istanbul'da Kisikli'daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanligina defnedildi.

KÜNYESI

Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.) Hazretleri, yakin tarihimizde, zamaninin Islâmî ilimlerini tahsil ederek, ilimde en ileri noktaya varmis; müderris, dersiâm, hukûkçu, hadîs ve tefsîrde mütehassis bir Islâm âlimi, tasavvufta Naksibendî silsilesinin 32. halkasi Buhârali Salâhuddin Ibn-i Mevlânâ Sirâcüddin Hazretleri'nin en büyük halîfesi, vekîli, bu silsilenin 33. ve son halkasidir

TAHSIL HAYATI VE MEMÛRIYETI

Süleyman Efendi, ilk tahsilini, babasi Osman Efendi'nin de müderris olarak vazife yaptigi Satirli Medresesi'nde yapmisti. Daha sonralari pederleri tarafindan yüksek tahsil için Istanbula gönderildi. Osman Efendi, oglunu Istanbula gönderirken su tavsiyelerde bulundu: ;Oglum, Usûl-i Fikih ilmine iyi çalisirsan, dininde kuvvetli olursun. Mantik ilmine iyi çalisirsan, ilminde kuvvetli olursun.;

Süleyman Efendi, Istanbul Fâtih Medreseleri'ne geldiklerinde, medresede yer kalmamisti. Bu sebeple, bazi ilim âsigi talebeler yer olmadigindan bodrumda yatip kalkiyorlardi. Süleyman Efendi de bir müddet orada kaldilar. Imkân olmadigi için çok zor sartlar altinda, mum isiginda ders çalistilar. (Son devrin Islâm âlimlerinden Mahmud Esad Efendi de o bodrumda kalanlardandir).

Süleyman Efendi, Fâtih Câmii'nde ders vermekte olan Bafrali Ahmed Hamdi Efendi'nin rahle-i tedrîsinde derslere basladi. Dersleri, sesleri yankilandirmadigindan minber karsisindaki mahfelin alt kisminda okurlardi.

Bafrali Ahmed Hamdi Efendi, onun aklini ve derslerini ögrenme husûsundaki kâbiliyetini takdir ediyor; medrese muhîtinde ise, onun hakkinda ;Zeki çocuk, yetisirse iyi bir âlim olacak; diye bahsediliyordu. Nitekim kisa zamanda yüksek zekâ, çaliskanlik ve takvâsiyla bütün hocalarinin dikkat nazarlarini üzerine çekti.

Ilim tahsili husûsunda irâdelerini o derece zorluyorlardi ki; okudugu kitaplarin sahifeleri üzerine burunlarindan kan damliyor, gözleri uykusuzluktan âdetâ kan çanagi haline geliyordu. Soguk kis günlerinde pencereden uzanarak aldiklari bir parça kari avuçlari içinde sikip ve enseleri ile gömleklerinin yakalari arasina koyuyor, kar parçasinin vücût harâretinde yavas yavas erimesi neticesinde sirtlarindan asagi inen ince su yolu daima uyanik bulunmalarini temin ediyordu.

1913 yilina kadar Bafrali Hamdi Efendi'nin yaninda âlet ilimleri tâbir edilen sarf, nahiv, belâgat, mantik, vaz;, cedel ve münâzara gibi ilimleri ve âlî (yüksek) ilimler denilen fikih, kelâm, hadis, tefsir ve usûl-i fikih, usûl-i hadîs, usûl-i tefsir gibi ilimleri tamamlayarak icâzet aldi.
1913 yilinda, Dârü;l-Hilâfeti;l-Aliyye Medreseleri, Kism-i Âli;sine girdi. Ancak diger talebeler gibi birinci siniftan degil, dogrudan üçüncü siniftan basladi.

1915;te 3. Sinifin birinci subesini 90 üzerinden 88 puanla birinci,
1916;da 4. Sinifi 80 üzerinden 76 puanla besinci olarak bitirdi. 1916 yilinda ilim silsilesinden gelme bir dersiâmdan icâzetli oldu. Artik O, zamaninin en yüksek medresesinden mezûn bir din âlimi idi.
30 Eylül 1916;da ihtisâs (doktora) yapmak ve dersiam (Profesör) olarak yetismek üzere Süleymaniye Medresesi'ne bagli Medresetü;l-Mütehassisî;e kaydoldu.Bu medresenin ilk iki yilini tam bir muvaffakiyetle tamamlayarak Eylül 1918;de kendisine, 20 kisi ile birlikte, Istanbul Müderrisligi Ruûslugu (akademik bir kariyer) verildi.
Ayrica Süleymaniye Medresesi'ne girmeden önce Medresetü;l-Kuzât;in (Hukûk Fakültesi) giris imtihanini birincilikle kazanmisti. Bunu büyük bir sevinçle pederi Osman Efendiye mektupla bildirdi, ancak ondan su cevabî telgrafi aldi: ;Süleyman! Ben seni Istanbul;a, cehenneme gitmen için göndermedim;. Osman Efendi bu ikazlariyla, Üç kâdidan ikisi cehennemdedir; meâlindeki hadîs-i serîfi hatirlatiyordu.

Süleyman Efendi, babasina verdigi cevapta; maksadinin hâkimlik meslegine geçmek olmayip, devrin bütün zâhirî din ilimlerinde kemâle ermek oldugunu bildirdi. (Nitekim ileride Ankara Agir Ceza Mahkemesi'ne hâkim olarak tâyin edilecek ve bu meslege tâlip olmadigini bildirerek, kadiligi reddecektir). Süleymaniye Medresesi'nin "tefsir-hadis" kismindan icâzetini alip dersiâm oldugu gibi, Medresetül-Kuzâtdan da diplomasini iyi derece ile alip kâdilik (hâkimlik) rütbesine ulasti. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etti.

1 Haziran 1920 tarihinde dersiâm olarak vazifeye basladi. Bu onun ilk memuriyeti idi. 27 Nisan 1921 tarihine kadar dersiâmliga devam etti.
1922 tarihinde Dârul-Hilâfetil-Aliyye Medresesi'nin birinci kisminda Türkçe müderrisligi vazifesine basladi.

29 Mart 1923 tarihinde Dârul-Hilâfetil-Aliyye Medresesi Ibtidâ-i Hâric Kismi, Sarf-i Arabî Müderrisligi'ne tâyin olundu.

25 Eylül 1923 tarihinde tekrar Türkçe Müderrisligi'ne tâyin olundu.
3 Mart 1924 tarihinde Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu çikinca medreseler, önce Maârif Nezareti'ne (Milli Egitim Bakanligi) baglandi ve bilâhare tamamen ilga olundu. Süleyman Efendi Hazretleri'nin vazife yaptigi Ibtidâ-i Hâric Medreseleri ise, Imam Hatip mektebine tahvîl edildi. Süleyman Efendi bu okulun egitim kadrosuna alindi ise de, dersiâmlik uhdesinde kalmak sarti ile müderrislikten kendi istegi ile ayrildi.
1924 yilinda kabul edilen Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile medreseler ve diger dînî egitim müesseselerinin kapatilmasina karar verilmisti. Böylelikle dinin klasik medrese usûlüne uygun olarak okutulmasi yasaklanmisti. Süleyman Efendi Hazretleri bu vaziyet karsisinda büyük bir azim ve gayretle usûlüne uygun olarak ayni tedrîsâti devam ettirmek istemis ve bu hususta çareler aramaya baslamisti. Müderrisler cemiyetinin lagv ve fesh edilmesine dair gelen emir üzerine de bir toplanti yapilmisti. 520 kadar dersiâmin bulundugu o toplantida söz alarak sunlari söyledi:

Arkadaslar, medreseler lagvedildi. Bu vaziyet karsisinda milletin dini ne olacak? Buradan dagilmadan aramizda bir karar alalim. Biz 520 dersiâmiz, her birimiz memleketin bir kösesinden gelmisiz. Bizler ilim adamlari olarak, bu milletin dînî ihtiyacini daha 50 yil karsilariz. Memleketlerimize dönünce ikiser talebe bularak, onlara Allahin ilmini okutup, dinini belletecek olursak, bu talebeler, 50 sene daha bu milletin dinine kâfî gelirler. Zaten her yüz senenin basinda Allah-ü zû'lcelâl'in bir müceddid gönderecegi, hadis-i serîfle haber verilmistir. Bunu yapmazsak huzûr-i ilâhîde yakamizi mesûliyetten kurtaramayiz.
O, bu sözleriyle kapatilmis olan medreseleri fiilen açik tutmanin çarelerini ariyordu. Süleyman Efendi'nin bu teklifinden sonra bazi dersiâmlar söz alip dediler ki:

Çok dogru söylüyorsun Süleyman Efendi; ancak, Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu yürürlüge girdi. Ortalik toz-duman, hayatlarimiz tehlikede, bu vaziyet karsisinda tekliflerinizi tatbik etmek mümkün olmasa gerek! Bunun üzerine tekrar söz alan Süleyman Efendi Hazretleri:

Arkadaslar, Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu cemiyet hâlinde tedrîsât yapmayi yasakliyor, bir iki kisiyi yasaklamiyor. Çünkü bir-iki de cem&iyyet yoktur. Ben de size, bir iki kisi okutalim diyorum dedi. Bunun üzerine bazi müderrisler mahkeme ve hapse düsmekten korktular: Bu siddet zamaninda bunu da yapamayiz dediler.

Bu defa Süleyman Efendi Hazretleri, dinî tedrisat vazifesini fahriyyen (maassiz-ücretsiz) yapmaga hazir olduklarini bildirmek üzere, zamanin hükümetine, (TBMM Baskanligina) bir telgrafla mürâcaatta bulunmayi teklif etti. Ancak, zamanin idaresi tarafindan Islâmi faaliyetlere menfi nazarlarla bakildigini iyi bilen dersiâmlardan bir çoklari, böyle bir teklifi de benimsemediler. Süleyman Efendi de bu tesebbüsün, o günün sartlari içinde müsbet karsilanmayacagini çok iyi biliyordu. Ne var ki O, yarin âhirette ellerinde bir belge bulunmasini, bu belgenin belki de bir çok dersiâm için Yâ Rabbi! biz senin dinini okutmak istedik, ama imkân bulamadik kabilinden bir vesîle-i necât olabilecegini düsünüyordu. Uzun müzakerelerden sonra neticede bir kisim dersiâmlar su meâlde telgraf çekilmesinde mutâbik kaldilar. biz, asagida isim ve imzalari bulunan dersiâmlar, hükümetimizin harb-i umûmi gibi büyük bir felaketten çikmasi dolayisi ile mâlî müzâyaka içinde bulundugunu dikkate alarak, dinî ilimleri fahriyyen okutmaya hazir oldugumuzu bildirir Bu telgrafa gelen cevap: ... Memlekette Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu yürürlüktedir, hilâfina hareket siddetle cezâyi müstelzimdir diyordu. Cevap çok açik ve kesindi. Bu hâdiseyi bilâhare talebelerine nakleden Süleyman Efendi söyle buyururlar:

Evlatlarim, bir çok dersiâmlar korktular, okutmadilar. Biz korkmadik okuttuk. Allaha sükür yasiyoruz. Ama korkanlardan bir çoklari ölüp gittiler. Korkunun ölüme faydasi yoktur.

Iste o toplantilarda kabul görmeyen talebe okutma fikir ve hizmetini, kendi evinde iki kizini bizzat okutarak baslatti.

Dersiâmligin kaldirilmasindan sonra vaizlige baslayan Süleyman Efendi, hayatinin son senelerine kadar Sultanahmet, Süleymaniye, Yenicâmii, Sehzâdebasi, Kasimpasa Camii Kebir'i gibi Istanbulun büyük câmilerinde halka va'z ederek irsâd vazifesine devam etti.

 

Bizim yolumuz İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî'yi aşılamaktan ibarettir.
Gâye: Rıza-î İlahîdir.
Vasiyetim olsun; tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehli Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayınız.

SİLSİLE-İ SAADAT
Silsile-i Zeheb / Altun Silsile

1. Ebu Bekri’s-Sıddiyk (r.a.)
2. Selman-ı Farisi (r.a.)
3. Kasım bin Muhammed (k.s.)
4. Cafer-i Sadık (k.s.)
5. Bayezid-i Bestami (k.s.)
6. Ebu’l-Hasan Harkani (k.s.)
7. Ebu Ali Farimidi (k.s.)
8. Yusuf Hemedani (k.s.)
9. Abdu’l-Halık Gucdüvani (k.s.)
10. Hace Arif Rivgiri (k.s.)
11. Mahmud İncir Fag’nevi (k.s.)
12. Hace Arif Ramitini (k.s.)
13. Muhammed Baba Semasi (k.s.)
14. Seyyid Emir Kilal (k.s.)
15. Muhammed Bahaüddin Nakşibend (k.s.)
16. Hace Alaaddin-i Attar (k.s.)
17. Yakub Çerhi (k.s.)
18. Hace Ubeydullah Ahrar (k.s.)
19. Hace Muhammed Zahid (k.s.)
20. Derviş Mehmed (k.s.)
21. Muhammed Hacegi Emkengi (k.s.)
22. Hace Muhammed Bakibillah (k.s.)
23. İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruk-i Serhendi (k.s.)
24. Hace Muhammed Masum (k.s.)
25. Şeyh Seyfüddin Arif (k.s.)
26. Muhammed Nurü’l-Bedvani (k.s.)
27. Şemsüddin Habibullah İbn-i Mirza Can (k.s.)
28. Abdullah-ı Dehlevi (k.s.)
29. Hafız Ebu Said Sahib (k.s.)
30. Habibullah Can-ı Canan (k.s.)
31. Muhammed Mazhar İş’an Can-ı Canan (k.s.)
32. Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)
33. Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi (k.s.)

NİÇİN KİTAP YAZMADIM...?





"Selefin mum ışığında yazdığı bahâ biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü...


"Selefin (bizden evvel gelip geçen âlimlerin) mum ışığında yazdığı bahâ biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satılarak çöplüklerde çiğnendiğini, bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmış ve çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm.
Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda, kitap yazmaktansa, yazılan ilmî eserleri anlayarak anlatacak ve ilmi satırdan sadra intikal ettirip yaşatacak talebe yani canlı kitap yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum."

Manevî Yönü...



Süleymân Hilmi Tunahan'ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl Kacar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek'e verdiği notlardan:


"Süleymân Efendinin bâtın ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline mâlumdur. Zâhirî akıl ve zekâ ile idrâki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir. Hattâ iç hayâtı münkir olamaz da yine tasavvuf ve irşâda ehil bir zât ile karşılaştığı halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar bir araya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı ilmelyakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irşâd hârikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. Allah'ın bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna Silsile-i sâdâd (Büyükler zinciri) kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduğuna îmânımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz."

Bir Üniversite Talebesine Nasihatleri


1. Allah yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol.
Evladım, ağzın laf ediyorsa dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan "söz" olur ve seni cennete götürür, tutmazsan "köz" olur.
Elinle doğru ol. Kolunu, muzırda değil yardım işinde kullan. Tartıyla iş yapıyorsan terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülalesine akseder, hepsini hayra götürür.

2. İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevazu sahibi ol, zira en halis ziynet alçakgönüllülüktür. Mütevazi olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır.
Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et, fakat haset etme. Zira Allah'ın huzuruna fesatla çıkılmaz.
Memur olduğun zaman, sana gelen vatandaşlara sakın yüksekten bakma, yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, daima bir sandalye bulundur ve oturtuver. Biraz dinlendirdikten sonra halini sor, işini hallet. Sakın ha "bugün git yarın gel" deme! İşini, o gün bitir. Eğer öyle yapmazsan on parmağım yakanda olacaktır.
Eğer memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say, kıskanmadan sev.
İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır. "Ben niye onun yerinde olmayayım" deme, elindekinden de olursun. "Allah bana bir verirse, arkadaşıma,Akomşuma iki versin" diye düşünürsen, seninki üç olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır.
Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makamını ona ver. İşte vatanperverlik budur.

3. Çalışkan ol, üretici ol. Zira Peygamber Efendimiz "Çalışmak ibadettir" buyuruyor. Evladım, alınteri olmadan hiçbirşeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı ek, mahsülünü al, komşuna ver, ağaç dik... Sadaka-i cariye, iyi evlat yetiştirmek, ilmi eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en efdalidir. Bunun için biz, heykel dikmeyeceğiz, yeşil ağaç, yeşil âbide dikeceğiz.
Bir dut ağacı 400 sene, ceviz ağacı 700 sene, kestane ağacı 900 sene, çınar ağacı 1500 sene yaşar. Ihlamur ağacı dik, çiçeği şifalıdır.
Bursa'da Osman Gazi'nin ve Orhan Gazi'nin diktiği bin senelik çınarlar var. Ben bekarken, her sene bir ağaç dikerdim. Şimdi evliyim ve yengen için de her sene bir ağaç dikiyorum.
Ben reklam sevmiyorum, kendini methetmek gibi oluyor. Bu yüzden herkese söylemedim, fakat sen bil. Benim Fatih ve Bazayıt Camii yanında birer tane çınar ağacım var.

4. Bildiğini öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol. Münevver kişi, münevvir kişi demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden, kıskançlığından (dolayı) hiçbirşey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini yapan ve öğreten kişidir.
Temizlik, ibadettir ve imanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa (yola pislik yapmışsa) sen, onu ayağının ucu ile örtüver...

5. Günde en az iki kişiye iyilik et, gönlünü al. Çünkü cennetin yolu, gönül almaktan geçer. Gönül almak, Cennetin Firdevs kapısını açmaktır. Bu beş maddenin en kolayı, fakat en "içten geleni" de budur. Bir gönül kazanmak, 40 vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, 40 vakit namazın sevabını kaybettirir. Ben sabahları kalkarken, "Ey Allah'ım, bana, bugün bir kişiye iyilik yapmak nasip eyle" diye dua ederim. Evden çıktığında veya eve dönerken karşından gelen ilk kişiye selam ver. Onun vermesini beklersen olmaz, evvela sen ver. İşte o zaman, o da sana karşılığını verecektir. Veren el, alan elden, sunan gönül, alan gönülden azizdir...“


Ebu'l Faruk Süleyman Hilmi (k.s)






eli10.jpg

eli9.jpg

HİZMET VE FAALİYETLERİ

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri ezelî takdir olarak, seyyidler zincirinin 33. halkası kendilerinin nasibi olduğundan, bâtınları da ilâhî füyüzât ile alâkalanarak, seyyidler zincirinin 32. halkası ve bu zincirin 9. büyük rütbesi olan Salâhuddin ibn-i Mevlânâ Sürâcüddin (k.s) Hazretleri'nden seyr-u sulûklerini tamamladılar. Kendilerine vâki tecelliyatın büyüklüğünden üstâzları tarafından İkinci bin yılın Müceddidi İmâm-ı Rabbâni Hazretleri'nin rûhânî nisbetlerine teslim edildiler. Bu sûretle Altın Silsile'nin 33.üncü ve son halkasını teşkil ederek; dünyanın şu zamanlarında İlahi feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr-ü dalâl çukurundan imân ve ihlâs sahasına çıkarmışlar ve halen de çıkarmağa devam etmektedirler. Mürşid-i kâmillerin mânevi tasarrufları âhirete irtihallerinden sonra da ber-devamdır. Belki ceset hapsinden kurtulan rûhâniyetleri, kınından çıkmış keskin kılıç gibi olup, daha müessir ve tasarrufludurlar. Tasavvuf ilminde meşhûr olan bu hakikat, O mübârek zâtın irtihâlinden sonra da bütün şumûlüyle tezâhür etmiştir.

Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını Kurân öğretimine vakfetmiş, Kurânı bilen ve yaşayan öğrenciler yetiştirmiştir. Yetiştirdiği talebeleri itikadda ve amelde sünnîdirler. Amelde büyük ekseriyetle Hanefî mezhebine, itikadda İmam Mansur Matüridî Hazretleri'ne mensupturlar. Meşreben Nakşidirler. Süleyman Efendi, Nakşilîğin en büyük mümessili olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'ne bağlı ve onun yolunda irşada izinli bir mürşid-i kâmilü mükemmildir. Şu halde Süleymancılık diye Süleyman Efendi'nin icad ettiği ne bir mezheb, ne de bir tarikat mevcuttur.

Süleyman Efendi Hazretleri'nin faaliyet ve hizmetlerinden bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:

Hayatının gayesi; unutulan sünnetleri ihyâ ve dîni tecdid, kaybolan İslâmî ilimleri Ehl-i sünnet vel-Cemâat tarz ve uslûbu üzere tâlim ve bidatlarla mücâdele olmuştur. Bütün talebelerini de Ehl-i Sünnet inancına eksiksiz bağlı olarak yetiştirmiştir. Okuttuğu ve Nesefî adlı metin kitaplarla İslam itikâdının temelini öğretirken Şerh-i Akâid ile de günümüzdeki ve tarihdeki sapık fırka ve mezhepleri talebelerine tanıtmış ve dalâlet fırkalarına düşmekten korumuştur. İnanç sapıklığı içerisinde bir tek talebesi yoktur.

Hz. Allah tarafından kendisine ihsan edilen, maddi ve mânevî tasarrufların neticesidir ki eskiden 20-30 senede tahsil edilen ilimleri, 2 sene gibi çok kısa bir zamana sığdırarak; ilmin ve âlimin yok olmak üzere olduğu bir zamanda, yüzlerce, binlerce din âlimi yetiştirmiş ve vatan sathına yaymışdır. Kurân Kursları ve Talebe Yurtları açtırmış; okutup, okutturmak suretiyle mânevi susuzluktan ölmek üzere olan bir milletin âb-ı hayatı olarak imdadına yetişmiştir.

İslâmiyyeti tercüme kitaplardan öğretmek yerine, Osmanlı medreselerinin takip ettiği temel ders kitaplarından, orijinal ilim dili olan Arapçadan okutmuş ve öğretmiştir.

Kurân-ı Kerimi en kısa zamanda okumayı öğreten Elif Cüzü en mühim matbu' eseridir.

Cemiyetten uzakta yaşamak yerine, cemiyet içinde müslümanlığı yaşatmayı tercih etmiş ve Dışımız halk ile, içimiz Hak ile usûl ve esasını düstûr kabul etmiştir.

Dünya hâdiselerini yakından takip eder. Her sabah bir Yeni Sabah gazetesi aldırıp, dış politika yazarının yorumlarını ve önemli haberleri muntazaman okuttururlardı. Bu mevzûda İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin Zamanının gidişâtını bilmeyen ârif-i billah olamaz sözünü şiâr etti.

Günlük hâdiseleri ve dünyadaki müslümanların meselelerini yakından takip eder, yerine göre câmi kürsüsünden dile getirirdi. O devirde bir çok vâizler günlük hâdiseleri câmi kürsüsüne getirmeye cesaret edemezken; O, zaman zaman devlet adamlarını ikaz ederdi. 1956da Cezâyir Müslümanları Fransızlar'a karşı istiklâl mücâdelesi verirken, Türkiye hükümeti, Birleşmiş Milletlerde Fransızlar'ı desteklemişti. Bu icraatı isabetli bulmayan Süleyman Efendi, va'zlarında Cezâyirli kardeşlerimize hiç olmazsa duâ edelim” dediği için defalarca ifade vermek zorunda kalmıştı.

Dinî neşriyata ehemmiyet vermiş, Necip Fazıl'a Büyük Doğu mecmuasını çıkarmasında mânevi teşvikleri yanında, maddî yardımları da büyüktür. Hatta mevcut bir tek evini sattı ve mecmuaların yayınlanmasında harcadı.

Türkiyede Mason ve Siyonizm tehlikesine karşı milletimizi uyarıcı eserler neşreden Cevat Rıfat Atilhan&ın hizmetlerine en büyük yardımı Süleyman Efendi yaptı. Onun kitaplarını tavsiye etmiş ve yaymıştır. Kezâ o günün şartlarında İslâm mefkûresinden yana neşredilen her eser ve mecmua onun tarafından az veya çok desteklenmiştir: Abdurrahim Zapsu merhumun Ehl-i Sünnet mecmuasından, Sinan Omur'un Hür Adam& mecmuasına kadar

Zamanının, ilim ve irfanda temâyüz eden dersiâm ve ilim adamlarına, talebelerini gönderir; talebelerini onların imtihan etmelerini, din ilimlerinin yeniden ihyâ edilmekte olduğunu görerek sevinmelerini arzu ederdi. Nitekim dersiâmlardan Ali Haydar Efendi ve Hasan Basri Çantay gibi pek çok zevâta, bu vesile ile talebelerini göndermiştir.

Said Nursi Efendi ile haberleşmiş ve Onu hizmetlerinden haberdâr etmiştir. Said Nursi Efendide Onun hizmetlerini takdirle karşılamış ve şöyle demiştir: Bizim bugün başlıca vazifemiz; imanı muhâfazaya çalışmaktır. Bunu yapıyoruz. Biz tedris yapmıyoruz. İslamın esâsı, maddî ve mânevî kurtuluşun kaynağı olan Kurânı Kerimin okutulup, öğretilmesi ve yalnız Türkiyeye değil, bu yolla bütün dünyaya yayılması işini, biraderim Süleyman Efendi ve onun tesis eylediği Kurân Kursları yapıyor. Hem de çok kısa zamanda yapıyorlar. Eskiden 10-15 senede öğrenilen İslamî ilimleri, şimdi Kurân Kursları 1-2 sene içinde öğretiyor. Âlim yetiştiriyorlar, fakîh yetiştiriyorlar, müfessir yetiştiriyorlar. Bu hal bir mucize-i Kurâniyyedir.

Türkiyede İmam-ı Rabbanî Hazretlerini tanıtmıştır. Onun, Kurân ve hadîs-i şerîflerden sonra en muteber kitab olan Mektûbat isimli eseri, ilk defa iki cilt halinde Süleyman Efendi Hazretleri'nin talebeleri tarafından bastırılmıştır.

Tarikatı, sadece hoş sohbet vasıtası haline getiren son devrin tembelliğini yıkmış, onu kitleleri harekete geçiren heyecan vasıtası kılmıştır.

Kerâmete asla itibar etmemiş, kerâmet izhârından kaçındığı gibi talebelerine de aynı yolu tavsiye etmiş, En büyük kerâmet, insanlara hak yolu telkin etmektir buyurmuştur.

Öşür farizasını Türkiye de yeniden ihyâ için çalışmıştır.

 
  Bugün 35 ziyaretçi (59 klik) kişi burdaydı!

 

Gerçek Mürşid

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri buyurdular:


"Biz ilk zamanlar kendimiz aranan, başkalarını da arayan sanırdık. Yanılmışız; şimdi o görüşümüzden dönüyoruz. Gerçek mürşid, Allahü Teâlâ'dır. O, kimin içinde, bu yola (dinin özüne) karşı bir istek bulursa bize yolluyor. Bize gelince de, nasibi neyse, bizim yolumuzdan ona kavuşuyor."



Hakiki Mürşid

"Ağaç nasıl ki, gövdesinden değil de meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşid-i kâmil olan kişiler de, gösterişli zâhir hallerinden değil, meyve ve mensuplarından yani yetiştirdikleri kimselerin güzel hallerinden anlaşılır. Ve bu sûretle kendilerine tâbi olmak, mânevî feyzinden her hususta istifâde etmek câiz ve sahih olur. Şöhreti arşa çıksa, hakîki mürşidin misâli, meyvesidir." (Ebu'l Faruk k.s.)

 

 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

silsileisaadat.tr.gg