Bizim yolumuz İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî'yi aşılamaktan ibarettir.
Gâye: Rıza-î İlahîdir.
Vasiyetim olsun; tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehli Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayınız.

Maddî vücutların her ne kadar dünya hayatından ayrılmış ise de, mânevi tasarrufları, el'an tamamiyle ve kemâliyle devam etmektedir.


   
  seyyidler zinciri............ALTUN SİLSİLE
  Bu selden kaç kütük kurtarırsak, kârdır
 
Bu selden kaç kütük kurtarırsak, kârdır
"Bu dünyanın cefasından sefasına nöbet gelmez.
Gâfil olma ilme çalış, geçen zaman geri gelmez."
İlk olarak bu sözle tanımıştım Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretlerini. Sonradan öğrenecektim, onun bir peygamber vârisi, mürşid–i kâmil olduğunu…
Yukarıda zikrettiğimiz sözünde de olduğu gibi ilme, özellikle Kur'an ilmine çok büyük bir önem veren, itina gösteren Efendi Hazretleri'nin hayatına baktığımızda tüm ömrünün bu gâye için geçtiğini görmekteyiz. Bu nedenle burada onun hayatı boyunca Kur'an ve Sünnet için verdiği mücadeleyi anlatmaya gayret göstereceğiz. Kendisini Allah'a ve İslâm dinine adayan bir insanı, Kur'an ahlâkını yaşamak ve yaşatmak isteyen, Resûl–i Zîşân Efendimiz'in Sünnet–i Şerifelerinden ayrılmayan ve bunun dışında hiçbir düşüncesi olmayan Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri'ni vefatının 48. yılında rahmetle anmaya çalışacağız.
Kendisinden feyz alan talebeleri ile sohbetlerine devam eden kimselere en büyük tavsiyesi;
"Ehlisünnet ve'l–cemaat" akidesine, ihlâs ve samimiyetle bağlı olmalarıydı." Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri:
"Evlatlarım! Bugün insanların pek çokları vadilerden akan sel gibi cehenneme doğru hızla akmaktadırlar. Nasıl ki bir afet olur ve dağda derede sel ne bulursa alıp götürürse, dinsizlik, ahlâksızlık ve cehalet de insanları böylesine cehenneme götürüyor. İnsanlar bu selden kendilerine lâzım olanları kurtarmak için nasıl çırpınırlarsa, biz ve benim evlatlarım, ilim ve cihadla cehenneme gitmekte olan bu insanlardan elimizden geldiği kadar kurtarmaya çalışacağız." diyerek vazifelerinin ne olduğunu evlatlarına hatırlatıyor ve bu vazifeyi ömür boyu kendisine düstur ediniyordu.
İnsanların sel gibi cehenneme aktığı, fitne–fesadın kor gibi yükseldiği bir devirde "Bu selden kaç kütük kurtarırsak kârdır." diyen Efendi Hazretleri, bunun yolunu da göstermektedir: İlim ve cihad. İlim: Kur'an ilmi… Cihad: Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Uhud savaşından dönerken, "Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz." diyerek anlatmak istediği nefis ile olan cihad.
"Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını Kur'an öğretimine vakfetmiş, Kur'an ahlâkını yaşayan ve İslâm'ı çok iyi tanıyan Müslümanlar yetiştirmiştir. Dinden uzaklaşıldığı ve Allah'ın inkâr edildiği bir dönemde, insanları İslâm'a davet etmiş ve samimî gayreti neticesinde Allah birçok insanı onun etrafında toplamıştır.

 

Bizim bu âlemde bir tek işimiz var
Eskiden 10–15 senede tahsil edilen ilimleri, 2 sene gibi çok kısa bir zamana sığdırarak, ilmin ve âlimin yok olmak üzere olduğu bir zamanda yüzlerce, binlerce din âlimi yetiştirmiştir. Talebelerin kalabileceği yurtlar açtırmış ve yüzlerce insanın maddî–mânevî eğitimine vesile olarak büyük bir hizmet yapmıştır. Sık sık Müslümanların içinde bulunduğu zor duruma dikkat çekerek, tüm mü'minleri uyarmış ve İslâm ahlâkının insanlar arasında yayılması için büyük gayret sarf etmiştir.
"Temaslarımın bende bıraktığı perçinli intiba olarak kaydedebilirim ki, onun İslâm vecd ve şevki dışında 71 senelik ömrüne nispetle 24 saatlik bir başıboşluk hayatı olabileceğine inanmam. Kendini bir dâvâya vakfetmiş ve onun dışında hayat ve faaliyet kabul etmemiş olmanın tam misali… Böyle olduğu için de tesir ve sirayet kabiliyeti pek büyük…"
Hz. Üstad, "Bizim bu âlemde bir tek işimiz var; o da yavrularımızın kalplerine Allah ve Peygamber sevgisiyle iman ve İslâm nurunu yerleştirmektir." diyerek son nefesine kadar bunun mücadelesini vermiş, bir sel gibi cehenneme akan insanları bataklıktan kurtarmanın gayretini göstermiştir.
Tarih 16 Eylül 1959'u gösterdiğinde her insan gibi o da bu fânî hayata veda etmiş; fakat tasarrufları ve hizmetleri bir çığ gibi büyüyerek miras bıraktığı Kur'an ve Sünnet hizmetleri bugünlere kadar gelmiş ve Allah'ın izni ile kıyamet sabahına kadar da devam edecektir.
Mânevi yönü
Süleyman Hilmi Tunahan'ın mânevî yönüyle ilgili olarak, Necip Fâzıl Kısakürek'in bilgi notlarından okuyoruz:
"Süleyman Efendi'nin bâtın ilmine yani tasavvuftaki mânevî cephesine gelince; şüphesiz bu husus ehline malûmdur. Zâhirî akıl ve zeka ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan Müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir hatta iç hayatı münkir olmaz da yine tasavvuf ve irşada ehil bir zat ile karşılaştığı hâlde, o zat ilâhî iradeyle kendisini ona bildirmezse, dünyalar bir araya gelse onun feyzinden haberdar olamaz. Bizim ise, kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı "ilme'l–yakîn" değil "hakka'l–yakîn" bilfiil yaşamış olarak biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve insan letaifi üzerindeki tesirini, öz ruhumuzda ve vücudumuzda hissetmiş; enfüsî ve kevnî kerametlerin üstünde irşad barikatlarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşahede etmiş bulunuyoruz.
Allah'ın bu husustaki inayet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmil mürşid olduğuna, Silsile–i Saadât (Büyükler Zinciri, Altun Silsile) kolunun 32. halkası olan Salahuddin İbn–i Mevlana Siracüddin'in cismani nispet, İmam–ı Rabbânî Hazretleri'nin de ruhanî nispetle varisleri bulunduğuna imanımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, anlamakta acz gösterenlerin, hiç olmazsa aksini iddia etmelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünya ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz."
Canlı kitap
yetiştirmek daha
lüzumludur
Süleyman Efendi, hayattayken yazıp bastırdığı tek eseri, "Yepyeni Usul ve Tertiple Kur'an Harf ve Harekeleri"dir. Okuma yazma bilen herkesin tek başına Kur'an okuyup öğrenmesini sağlayan bu pratik eserin bugüne kadar milyonlarca baskısı yapılmıştır. Efendi Hazretleri, niçin kitap yazmadığını soranlara şu cevabı vermiştir:
"Selefin mum ışığında yazdığı paha biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satılarak çöplüklerde çiğnendiğini, bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmış ve çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm.
Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda, kitap yazmaktansa, yazılan ilmî eserleri anlayarak anlatacak ve ilmi satırdan sadra intikal ettirip yaşatacak talebe yani canlı kitap yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum."
Bir Akaid dersi okuturken başlattığı takrir yazdırma işinden vazgeçmiş ve talebelerine şöyle demiştir:
"Duydum ki bazıları, hocalarının yazdığı kitabı okumak her şeye yeter diyorlarmış ve yerine göre Kur'an'dan da üstün tutuyorlarmış. Ben, talebelerimin bu gibi sapıklıklara düşmelerinden korkarım." Böylece Hazreti Üstad "Canlı Kitaplar" olarak ifade edilen binlerce talebe yetiştirmeyi kitap yazmaya tercih etmiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, Efendi Hazretleri hayatında "Kur'an Harf ve Harekeleri" adlı Elif Cüzü'nden başka geride hiçbir eser bırakmamış olması onun mücadelesinde Kur'an okuma ve okutmanın ehemmiyetini çok açık bir şekilde göstermektedir.
Süleyman Hilmi
Tunahan ve dönemin
diğer din adamları
Hz. Üstad, dine yakınlık duyan, din hizmeti veren herkese büyük bir muhabbet taşımaktadır. Devrinde din davası adına bir şeyler sırtlayan herkesi övmüştür. Bazı yanlışlara da dikkat çekmiş, düzeltme yollarını göstermiştir.
Hz. Üstad, Said Nursî, Abdülhakim Arvasî, Sami Efendi, Ali Haydar Efendi, Muzaffer Özok ve daha birçok tanınmış din adamlarıyla muhabbet etmiş, görüşmüştür. Bunun yanında Hz. Üstad, ayrıca bir şeyin mücadelesini de vermeyi ihmal etmemiştir: Kendisine mânevî salahiyet verildiği andan itibaren, kendilerini irşad vazifelisi sanan ve şeyh olarak tanınanlara haberler göndererek, onları kendisinin varlığından ve salahiyetinden haberdar etmiştir.
O günkü dinî yaşayış kargaşasında, insanların inançlarını sömürenler, kendilerini kurtarıcı olarak görenler yok değildi. İnsanlar dinî hakikatleri bilmedikleri için bulduklarına "Şeyh" diye yapışmaktaydılar. Kaldı ki günümüz yaşantısında bile aynı hatalar tekrarlanmaktadır.
Bir gün Said Nursî Hazretleri'nin talebelerinden biri Hz. Üstad'a gelerek:
"Said Nursî Hazretleri'nin çok selâmı var. Sizin çalışmalarınızdan bahsederek "Bizim hizmetlerimiz kalem iledir; onun hizmetleri din âlimi yetiştirmektir." dedi.
Efendi Hazretleri:
"Bilmukabele selâmımı söyleyin. Yalnız benim kendisinden bir ricam var. Talebeleri yazdığı risalelerden başka bir şey okumuyorlar. Talebelerinin temel bilgileri olmadığı için risaleler ağır geliyor ve bazı şeyleri yanlış anlıyorlar. Bunun vebali vardır. Benim kendisine tavsiyem: Bir ilmihal yazıp önce onun okunmasını şart koşsun…" buyurmuşlardır.
Aynı devirde Said Nursî Hazretleri'nin, Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri'ne bakışını son derece net çizgilerle ortaya koyan ifadeler 31 Mayıs 1976 tarihinde Yeni Asya gazetesinde yayınlanmıştır. Bu ifadeleri Said Nursî'nin kendi ağzından dinleyelim:
"…Biraderim Süleyman Efendi işaret buyrulan zattır."
"Bizim bugün başlıca vazifelerimiz; imanı muhafazaya çalışmaktır. Bunu yapıyoruz. Biz tedris yapmıyoruz. İslâm'ın esası maddî ve mânevî kurtuluşun kaynağı olan Kur'an–ı Kerîm'in okutulup öğretilmesi ve yalnız Türkiye'ye değil bu yolla bütün dünyaya yayılması işini biraderim Süleyman Efendi ve onun tesis eylediği Kur'an kursları yapıyor. Hem de çok kısa zamanda yapıyorlar. Eskiden 10–15 senede öğrenilen İslâmî ilimleri şimdi Kur'an kursları 1–2 sene içinde öğretiyorlar. Âlim yetiştiriyorlar. Fakih yetiştiriyorlar. Müfessir yetiştiriyorlar. Bu hâl bir mucize–i Kur'aniyyedir. Bu günkü bu şaşılacak hâl hakkında, ben küçük yaşlarda iken, benim gözlerime doğru bir ışık çıkmış ve beni ikaz eylemek istemişti. O zaman herhâlde tekâmül etmemiş olduğum için anlayamamışım. Şimdi anlıyorum, izah edeyim: Ben 16 yaşımda iken Şirvan'dan Siirt'e gittim. Birçok İslâmî ilimleri, Kur'an–ı Kerîm'in mucizesi olarak çok kısa zamanda ve süratle tahsil eylemiş bulunuyordum. Siirt'teki büyük Müslüman âlimlerle münazaraya girdim. Hepsini mağlup ettim. O büyük âlimler hayret içinde kaldılar ve beni takdir eylediler. Ben bu hâlimle çocukluk saikası ile mağrur oldum. İşin esasını o zaman anlayamamışım. Hâlbuki bu hâl bana bir işaretmiş. Sanki Rabbim bana demek istemiş ki:
"Ey Said, ileride bir zaman gelecek İslâmiyet sıkışacak, neşr–i Kur'an, neşr–i İslâm için uzun seneler bulunmayacak. Bunları bir iki senede öğrenme ihtiyacı hasıl olacak.
İşte o zaman nasıl ki şimdi sen, kısa bir zamanda büyük âlimlerle münazaraya tutuşacak kadar ilim kudreti iktisap ettin. Seninkinden çok daha kısa zamanlarda İslâm âlimleri yetişecek ve ehl–i küfür ile mücadele edecek sevgili kullarım ortaya çıkacak."
Ben o zaman bu işareti anlayamamışım. Ama şimdi hakikat tezahür etmiş bulunuyor. Biraderim Süleyman Efendi işaret buyrulan zattır. Büyük tedris işi ile meşgul oluyor. Onun Kur'an kursları, neşr–i Kur'an ve neşr–i İslâm'ı bütün dünyayı hayretlere gark edecek kadar çok kısa zamanda başarıyor."

 

Bir üniversite
talebesine nasihatleri
Adapazarılı bir zat olan Osman Eslek, Ziraat Fakültesi'ne devam ettiği yıllarda, Süleyman Efendi Hazretleri'nin yanında ve himayesinde bulunuyordu. Süleyman Efendi'nin, akrabalarından olan bu genç talebeye, beş maddelik bir nasihati vardır ki, bütün üniversite talebelerinin hatta tüm Müslümanların dikkatle öğrenmesi ve uyması gereken düsturları ihtiva etmektedir.
Süleyman Efendi Hazretleri, nasihatleri sıralamadan önce de "Evladım, bu beş hususa riayet edersen, hem cemiyette itibarın hem de âhirette yerin iyi olur." buyurmuşlardır. Beş maddede toplanan bu güzel nasihatler, şöyledir:
1) Allah yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol. Evladım, ağzın laf ediyorsa, dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan "söz" olur ve seni cennete götürür, tutmazsan "köz" olur. Elinle doğru ol. Kolunu, muzırda değil; yardım işinde kullan. Tartıyla iş yapıyorsan terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülâlesine akseder, hepsini hayra götürür.
2) İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevazu sahibi ol, zira en hâlis ziynet alçak gönüllülüktür. Mütevazı olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır. Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et; fakat haset etme. Zira Allah'ın huzuruna fesatla çıkılmaz. Memur olduğun zaman sana gelen vatandaşlara sakın yüksekten bakma, yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, daima bir sandalye bulundur ve oturtuver. Biraz dinlendirdikten sonra hâlini sor, işini hallet. Sakın ha, "Bugün git yarın gel." deme! İşini, o gün bitir. Eğer öyle yapmazsan on parmağım yakanda olacaktır. Eğer memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say, kıskanmadan sev. İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır. "Ben niye onun yerinde olmayayım" deme, elindekinden de olursun. "Allah bana bir verirse, arkadaşıma, komşuma iki versin" diye düşünürsen, seninki üç olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır. Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makamını ona ver. İşte vatanperverlik budur.
3) Çalışkan ol, üretici ol. Zira Peygamber Efendimiz "Çalışmak ibadettir" buyuruyor. Evladım, alın teri olmadan hiçbir şeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı ek, mahsulünü al, komşuna ver, ağaç dik... Sadaka–i cariye, iyi evlat yetiştirmek, ilmî eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en efdalidir. Bunun için biz, heykel dikmeyeceğiz, yeşil ağaç, yeşil abide dikeceğiz. Canlı ağaçlar yetiştireceğiz.
4) Bildiğini öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol. Münevver kişi, münevvir kişi demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden, kıskançlığından (dolayı) hiçbir şey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini yapan ve öğreten kişidir. Temizlik ibadettir ve imanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa (yola pislik atmışsa), sen onu ayağının ucu ile örtüver...
5) Günde en az bir kişiye iyilik et, gönlünü al. Çünkü cennetin yolu, gönül almaktan geçer. Gönül almak, cennetin Firdevs kapısını açmaktır. Bu beş maddenin en kolayı, fakat en "içten geleni" de budur. Bir gönül kazanmak, 40 vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, 40 vakit namazın sevabını kaybettirir. Ben sabahları kalkarken, "Ey Allah'ım, bana, bugün bir kişiye iyilik yapmak nasip eyle" diye dua ederim. Evden çıktığında veya eve dönerken karşından gelen ilk kişiye selâm ver. Onun vermesini beklersen olmaz, evvela sen ver. İşte o zaman, o da sana karşılığını verecektir. Veren el, alan elden, sunan gönül, alan gönülden azizdir...

 

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZRETLERİ'NDEN BAZI SÖZLER
Keramet göklerde uçmak, suda yürümek midir? Bunu denizdeki balıklar, gökteki kargalar bile yapıyor. Esas keramet, Ümmet–i Muhammed'in hidayetine vesile olmaktır."
"Bizim bu âlemde bir tek işimiz var. O da yavrularımızın kalplerine Allah (c.c.) ve Peygamber (s.a.v.) sevgisi ile iman ve İslâm nurunu yerleştirmektir.
"Bu dinin garip anlarında hizmet gören, saltanatını sürmeden ölmez."
"Dışımız halk ile, içimiz Hak ile..."
"Her yerde birlik ve beraberlik lâzımdır. Muvaffak olmak için her hususta ittifak etmeli ve dayanışmayı asla elden bırakmamalıdır. Çünkü Allah'ın nusreti, maddî ve mânevî yardımı cemaat ile beraberdir. Toplu çalışanlar bunun semeresini kısa zamanda elde ederler."
"Ağaç nasıl ki, gövdesinden değil de meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşid–i kâmil olan kişiler de gösterişli zâhir hâllerinden değil; meyvelerinden yani yetiştirdikleri mensuplarının güzel hâllerinden anlaşılırlar. Şöhreti arşa çıksa, hakikî mürşidin misali meyvesidir."
"Hizmet muvaffak olsun da, varsın bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun."
"Efendiler! Hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık Allah'ın, Resûlullah'ın, Kitabullah'ın ve din–i mübin–i İslâm'ın tebliğ memurluğudur.
"İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Nurdan haberi olmayan, ondan zevk almayan insan, nurun düşmanı olur."
"Kâinatı saran karanlığı kaldırma zamanı gelip de, ezelî hüküm icâbı ins–ü cinnin nebîsi, Habîbü Rabbi'l–âlemîn, Kur'an–ı Kerîm'le gönderilip âleme safa verdiği gibi o Resûlullah'ın hususî yaratılmış vârisleri de, ilâ yevmi'l–kıyame devam edecek olan din–i mübini, binlerce belâya katlanarak yılmadan yürütecekler."
"Süleyman Aleyhisselâm, "Yalnız başına bir orduyu mağlup etmek ne kadar zor ise, nefs–i emmâreyi mağlup etmek ondan daha zordur." buyurdular."
Yıl 1959, Efendi Hazretleri dünya hayatındaki son günlerini yaşamakta; fakat hâlâ koşuşturmaktadır. Sohbetler, vaazlar, dersler, talebelerin ihtiyaçları vs… Şeker hastalığına ve o yaşına rağmen hizmetten ve talebelerinden bir an olsun ayrılmıyor. Her gün dört vasıtayla Çamlıca'dan Topçular'a Tekâmül Talebelerini okutmaya gidiyor.
Küçük Çamlıca, Kısıklı neresi, Eyüp Topçular neresi!… O zamanlar bu ulaşım imkânları da yok. Tramvayla Kısıklı'dan Üsküdar'a iniyor, Üsküdar'dan vapurla karşıya Eminönü'ne geçiyor, oradan da başka bir vasıtayla Edirnekapı'ya, oradan da Topçular'a…
İşte o son günlerinde ve yine Tekâmül Talebelerinin yanında, onlarla birlikte Kur'an hatmi yaptıktan sonra sohbet etmekte:
"Evlatlarım! Buraya kadar getirdiğimiz din hizmetleri, bundan sonra sizlerin omuzlarındadır. Şu anda Ümmet–i Muhammed'in evlatları sizlerin imdadını bekliyor. Bu işin ihmâl edilecek tarafı yoktur. Bu hakikati anladıktan sonra hizmet etmeyen iyi bilsin ki, kıyamet gününde on parmağım onun yakasında olacaktır. Kıyamet günü değil huzur–u ilahî'ye, değil huzur–u Resûlullah'a; benim huzuruma bile çıkamayacaktır." dedikten sonra gözyaşları içerisinde dua edip:
"Evlatlarım! Tekrar geleceğim; ama ders için değil. Artık o iş tamamdır. Lâkin bir defa daha gelip size bir hadis–i kutsî bir de hadis–i şerif yazdıracağım. İnşallah Âlem–i Berzah'ta ve Livâü'l–Hamd sancağı altında yine böyle birlikte olacağız." der.
Ertesi gün yine o yorgun ve hasta haline rağmen Kısıklı'dan Topçular'a kadar gelir ve talebeleriyle tek tek vedalaştıktan sonra, o mezkûr hadisleri yazmalarını ister:
1. Hadis–i Şerif:
"Yâ Ebû Rafi! Allah'a yemin ederim ki, senin iki elinle (yani maddî ve mânevî gayretin ve çalışman neticesinde), bir şahsa Cenab–ı Hakk'ın hidayet nasip etmesi, güneşin üzerinde doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır."
2. Hadis–i Kutsî:
Cenab–ı Hak, Davud Aleyhisselâm'a hitâben: "Ey Davud! Benden kaçan bir kulumu, tekrar bana getirmen tüm insanların ve cinlerin ibadetinden bana daha sevimli gelir." Bu talebeleriyle dünya hayatındaki son görüşmesidir ve son nasihatleridir. Çıkarken tekrar "Evlatlarımı bir kere daha görmüş olayım." diyerek onlara bakar ve oradan ayrılır. Bu hâdiseden kısa bir müddet sonra da ebedî âleme irtihal etmişlerdir. Tarih: 16 Eylül 1959.
Vefatının 48. yılında bu büyük din âlimini tekrar rahmetle anıyoruz ve ruhuna Fâtihalar okurken, "Allah bizleri onların şefaatinden ayırmasın!" diyoruz.((amiiiiinn))

 

Kaynaklar:
1. Yeni Asya gazetesi, 31 Mayıs 1976, Av. Abdurrahman Şeref Laç
2. Genç Akademi Dergisi, yıl: 3, sayı: 27, sayfa: 27








 
  Bugün 16 ziyaretçi (38 klik) kişi burdaydı!

 

Gerçek Mürşid

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri buyurdular:


"Biz ilk zamanlar kendimiz aranan, başkalarını da arayan sanırdık. Yanılmışız; şimdi o görüşümüzden dönüyoruz. Gerçek mürşid, Allahü Teâlâ'dır. O, kimin içinde, bu yola (dinin özüne) karşı bir istek bulursa bize yolluyor. Bize gelince de, nasibi neyse, bizim yolumuzdan ona kavuşuyor."



Hakiki Mürşid

"Ağaç nasıl ki, gövdesinden değil de meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşid-i kâmil olan kişiler de, gösterişli zâhir hallerinden değil, meyve ve mensuplarından yani yetiştirdikleri kimselerin güzel hallerinden anlaşılır. Ve bu sûretle kendilerine tâbi olmak, mânevî feyzinden her hususta istifâde etmek câiz ve sahih olur. Şöhreti arşa çıksa, hakîki mürşidin misâli, meyvesidir." (Ebu'l Faruk k.s.)

 

 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

silsileisaadat.tr.gg