Bizim yolumuz İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî'yi aşılamaktan ibarettir.
Gâye: Rıza-î İlahîdir.
Vasiyetim olsun; tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehli Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayınız.

Maddî vücutların her ne kadar dünya hayatından ayrılmış ise de, mânevi tasarrufları, el'an tamamiyle ve kemâliyle devam etmektedir.


   
  seyyidler zinciri............ALTUN SİLSİLE
  Üstaz Süleyman Hilmi Tunahan
 

Hakk’tan korkan, halktan korkmamalı. İşini düzgün yapanın içi de düzgün olur.

Rumi 1304
Miladi 1888

Babası Hocazade Müteveffa Osman Efendi

Annesi Hatice

Doğum Yeri Silistre

Eşi Hafize Tunahan

Kızları Hatice Bedia,
Feriha Ferhan

Rumi
Miladi 16 Eylül 1959

 

Alimlerin ölümü, gafillerin gözünden kaybolmaktır.

        Üstaz Süleyman Hilmi Tunahan(k.s)

Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.), bir ömür boyu devam eden çileli ve yorucu mücâdelesinin nihayetinde, ani bir şeker hastalığına yakalandı. Kanında yükselen şeker bütün gayretlere rağmen düşürülemedi. Ve 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı’daki hâne-i seâdetlerinde Rahmet-i Rahmâna kavuştu.

O büyük zâtın dirisine tahammül edemeyenler, ölüsüne de tahammül edememiş, cenazesinin daha önce resmi müsâade alındığı halde, Fâtih Camii avlusuna defnine mani olmuşlardı. "Karacaahmet mezarlığında, polisin kazacağı bir kabre defnedeceksiniz" denilerek en tabii hakkı olan Fâtih’e defni, gayr-ı kanuni şekilde engellenmiş ve cenazenin Üsküdar’dan Avrupa yakasına geçmesine mani olunmuştu. Naaşı Altunizade camiinin musalla taşında saatlerce bekletilmiş, Fatih’e defnedilmesi için yapılan teşebbüsler fayda vermemiş, cenaze namazı orada kılınarak, Karacaahmet Mezarlığına defnedilmiştir.

O, vazifesini kemâli ile ifa etmenin huzûru içinde Refîk-ı A’lâya kavuşurken, Allah (c.c) ve Resûlü yolunda, i’lâyı kelimetullah uğrunda, hizmet etmek üzere binlerce bağlılarını bırakarak ayrılıyordu.

Cehd, çile, ilim, irfan, feyz ve başarı dolu 72 yıllık dünya hayatına veda ederken, geride; yüce İslâm ve imân davasına pazarlıksız, sarsılmaz bir imân ve idealle bağlı yetişkin bir kadro bırakıyordu.

O, bu hali ile Sevgili Peygamberimizin "Vefat edenlerden; sadaka-i câriye sahipleri, ilminden istifade edilen âlimler ve sâlih evlat bırakanların dünya ile ilgileri kesilmez" meâlindeki peygamber müjdesine hakkıyla mazhar olmuş, bahtiyar ve muhterem bir zâttır. Çünkü O, az veya çok mâlik bulunduğu malını öğrencileri için harcamış, sahip bulunduğu ilmini onlara aktarmak için karakol karakol sürünmeyi, idamla yargılanmayı, tabutluklarda ve zindanlarda çürümeyi göze almış, hayatını hiçe sayarak bütün ömrünü Kur’ân davasına hasretmiş, emsâli az bulunan bir kahraman idi.

 

                                                              Muhtelif Tavsiyeleri

 

Şöyle düşünmeli: Ya Rabbi! Âciz kulunu Ümmeti Muhammede hizmet etmeye muktedir kıl. Eğer "Yâ Rabbi bana ilim ihsan et" denirse, şahsi menfaate taalluk edeceğinden, rızâyı ilâhiye muvâfık olmaz. Zira her ilim sahibi bu ümmete hizmet etmiş değildir, edemez. Bu itibarla da rızâ-yı Bâriyi bulamaz. İlim ve cennet istemek menfaati şahsiyedir. Gaye ise rızâ-yı Bâridir.

Bizim yolumuz, imân, İslâm ve Ahlak-ı Muhammediyeyi aşılamaktan ibarettir.

Bizim para, pul, mevki, makam, siyaset, politika, kavga ve gürültüyle işimiz yok. İstisnasız her müslümanın çocuğunu da okuturuz. Bir tek fert geri dönmüşse haber versinler.

Biz akla ve zekâya kıymet vermeyiz. Salıverdin mi evinin yolunu bulabilecek kadar aklı olsun kâfidir.

Hak’tan korkan, halktan korkmamalı. İşini düzgün yapanın, içi de düzgün olur.

Vasiyetim olsun: Tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehl-i Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayınız.

Her yerde birlik ve beraberlik lazımdır. Muvaffak olmak için her hususta ittifak etmeli ve dayanışmayı asla elden bırakmamalıdır. Çünkü Allahın nusreti, maddi ve manevi yardımı cemaat ile beraberdir. Toplu çalışanlar bunun semeresini kısa zamanda elde ederler.

Dini dünyaya âlet eden hocalar, halkı kendilerinden soğuttular. Bir şeyler alır da vermez diye, esnaf bunlara yüz vermez ve kaçar hale geldi. Siz öyle olmayın. Maddeyi maneviyata karıştırmayın.

"Her koyunu kendi bacağından asarlar" sözü yanlıştır. Dinimizde neme lazım demek yok. Bana lazım demek vardır.

Bu dünyanın cefâsından sefâsına sıra gelmez, gâfil olmayın, ilme çalışın, geçen günler geri gelmez.

İlim, nûr-ı ilâhidir. İnsan ise kovan. Kirli bir kovanda arının durmadığı gibi, isyan ve zulmetle kirlenmiş vücud ve kalbde de ilim durmaz.

İnsan gibi, ilminde anâsırı erbaası vardır; ağızdan öğrenmek ve anlatmak, gözünden görmek, kulağından işitmek, eliyle yazmakla beraber, kalbiyle de feyzi ilâhiyi çekecek.

Ben size "eceztü" dediğim zaman sizler alim olmadınız, ilmin anahtarlarını almış oldunuz. Bu aldığınız anahtarla Anadolu’ya gidecek, büyük büyük kitapları açacaksınız ve onun içindeki hakikatleri Ümmet-i Muhammedin evladına anlatacaksınız.

Ders okuturken takıldığınız bir yer olursa, orada fazla durmayın. Nasıl ki etrafı kazılan bir ağaç kolayca devrilirse, evveli ve âhiri anlaşılan kitabında ortasını anlamak kolaylaşır.

Şimdiye kadar müslümanları hakir görmüşler; üstü başı pejmürde, kirli, paslı insanlar olarak millete tanıtmaya çalışmışlardır. Benim evladlarım tertemiz giyinip gezecekler, yolda, sokakta yürürken gayet vakûr bir şekilde ilerleyecekler. Müslümanlığın şahsiyetini, bu millete tanıtacaklar, onu hakkı ile temsil edeceklerdir.

Macaristan vaktiyle müslümandı. Fakat bir gün geldi orada yalnız zâhiri ulemâ kaldı. Zâhiri ulemâ maneviyattan mahrûm olduğu için dengeyi tartamadı. Ve işte gördüğünüz gibi hıristiyan olup gittiler. Bu din maneviyatsız muhâfaza edilemez.

Sırf bâtınla meşgul olanlar mülhiddir. Sırf zâhirle meşgul olanlar gâfildir. Kemâlat her ikisinin birleşmesindedir.

İnsanlarla iyi geçininiz. Kimseyi darıltmayınız. Günün birinde araba kaldırmaya olsun, yarar.

Din asıl, dünya ve siyaset fer’idir. Dünya ve siyaset dinin inkişâfına alet olabilir. Fakat din, dünya menfaat ve siyasetine âlet olamaz. Âlet edenlere lanet vardır.

Yemek yerken, su içerken "ibadet için kuvvet olsun yâ rabbi" diye, Mevlâ’nın huzûrunda olduğunu düşünmek lazım.

Emir vermeye alışmayın. Ben vâlidenizden su dahi istemem. Emir vermekle sözün rûhu ölür. İhbar, emirden daha müessirdir. Misâl: "Benim oğlum sigara içmez değil mi?" gibi.

"Yâ Rabbi! Dünyayı kalbime koyma, elimden de alma!"

Oğlum! ilimsiz ibâdetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz. İnsanların dünyaya dalıp, istikbâl sevdasına düştükleri şu günde, Mevlâ’nın ilmini okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren âli bir iştir. İhlâs ve samimiyetle Allah ve Rasûlune yönelen kimse, gölge gibi dönen dünyayı ve her hayrı kendine tabi kılar. Âhirete çalışan, dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise Âhireti kazanamaz. Zira âhiret hakikat, dünya haleftir. Ağacı kökünden götürürsen, gölgede beraber gider. Âhirette ne varsa, dünyada onun misâli vardır. Eğer olmasa dünya yalan olur. Teyemmüm abdestin halefidir, dünya da ahiretin.

Bizim vazifemiz aşı yapmaktır. Zorla ağaç meyve vermediği gibi insan da zorla irşâd olmaz. Zorla yapılan iş semere vermez. Aşı ise iki kısımdır. 1-Nûr, 2-Zulmet. Zulmetin aşısıyla meşgul olanlar çok. Neticesi vahim olan bu işle başlarına bela bulanlar, sayılara sığmıyor. Biz nûr aşısıyla meşgûlüz. Ağacı, güzel meyve vermeye zorlayıp sopa ve balta ile vurulsa, altına ateş yakarak tehdit edilse, bozuk meyvelerini iyi yap, iyi çıkar, tenbih ve tehdidinde bulunulsa, hiç kâr etmez. Ancak aşılamak suretiyle meyvesi değişip, menfaat hasıl olur.


Üstazımızla ilgili daha değişik bilgiler elde etmeye ve bunları sizlere yayınlamaya çalışacağım.

Ancak bu konuda asıl kaynak olarak sizlere;

www.tunahan.org.tr      
Ahmet Akgündüz'ün Süleyman Efendi'nin hayatını anlattığı özel çıkarttığı kitabı (Fazilet Yayınevi'nden temin edebilirsiniz) Ayrıca Ahmet Akgündüz'ün Tabular Yıkılıyor 2 adlı eserini, ve bir de tayyi mekan adlı internet sitesini de tavsiye ederim.

 

 

Herkesin kabuğuna çekilip baskıların hat safhaya ulaştığı bir dönemde Tunahan Hazretleri'nin, kendisine, niçin kitap yazmadığını soranlara verdiği cevap, herşeyi ifade eder mahiyette idi; "Selefin mum ışığında yazdığı  paha biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satılarak çöplüklerde çiğnendiğini, bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmış ve çürümeye terkedilmiş olduğunu gördüm. Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, din ilimleri yok olmağa yüz tutmuş olan bir zamanda kitap yazmaktansa, canlı kitap yetiştirmeyi daha lüzumlu gördüm"

 
    Süleyman Efendi Hazretleri dersiamlık vasfıyla başbaşa kalmştı. Ya diğer arkadaşları gibi, maaşını alıp köşesine çekilecek ve hiç bir şeye karışmayacaktı, ya da dedelerinin uğrunda oluk oluk kan döktüğü, Kur'ân'ı ve O’ndan neş'et eden ilimleri öğretme davasını omuzlamak suretiyle ruhundan ve özünden koparılmaya çalışılan bu milletin evlatlarına feyz-i ilahiyi ve Nuru ilahiyi aşılama davasını üstlenecekti. Birinci yol ne kadar kolay ve rahatsa ikinci yol da en az o kadar meşakkatli ve zordu. Ama o büyük insan hiç tereddüt etmeden ikincisini seçti ve o günden sonra talebe okutmayı hayatının en büyük davası olarak gördü. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri ilmiyle başına gelenlerin üzüntüsünü yaşarken, 1928 yılında babası Hoca- zade Osman Efendi'nin ölüm haberini almasıyla bu üzüntüsü bir kat daha artmıştı. Babasının ölüm haberiyle birlikte büyük bir acıya boğulan efendi hazretleri, bütün sıkıntıları göğüsleyerek ömrünü Kur'ana talebe yetiştirmeye vakfetmişti. Süleyman Efendi talebe okutmayı seçmişti seçmesine ama bu defa da okutacak talebe bulamıyordu. O günkü idarenin İslam Dini üzerine uyguladığı baskıdan korkan ve sinen insanlar bırakın Kur'ân okuyup yazmayı, 'Allah' demekten bile korkar hale gelmişlerdi.

"PARAYLA TALEBE ARADIM"

İslam'ın 5 temel şartının bile yerine getirilemediği, bir hatim ve yağmur duası merasiminin bile tertiplenemediği, kişinin kendi evlatlarına bile Kur'ân öğretemediği bir hürriyetsizlik dönemiydi. Yaplan baskılardan dolayı çoğu hoca hocalığını, çoğu müslüman da islamî yaşantısını gizlemek zorunda kalmıştı. Bütün baskı ve sıkıntılara göğüs geren asrın büyük alimi Üstad Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri ise bakın bu içler acısı dönemi nasıl anlatıyor; "Okutma imkanı yoktu, fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi, meb’us maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim yine bulamadım. Korktukları için parayı alıp kaçıyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Fakat sonradan Cenab-ı Hakk sebepler halketti ve okutma imkanı buldum. Yaşlılardan başladık gençler daha sonra geldi. Ve şimdi yürüyor... Bütün bunlar Cenab-ı Hakk'ın bize lütfudur" Süleyman Efendi, bir yandan camilerin müezzinliklerinde, apartman bodrumlarında, bulabildiği her yerde talebe okutmaya çalışırken, diğer yandan gizli polis teşkilatının amansız takipleri de sürüyordu. İlmiye sınıfının ilk tohumları şekillenirken, tutuklamalar, nezaretler, sorgular, işkenceler, zulümler onun azimli ve şerefli direnişi karşısında eriyip gidiyordu. Artık çabalar meyvelerini vermeye başlamıştı. Bu öyle bir meyve veren ağaç olacaktı ki, her geçen gün daha da güçlenecek ve kısa zamanda dünyanın en ücra köşelerine kadar kökleri uzanacak ve insanlığın kurtuluş ve saadeti için umut abidesi haline gelecekti. Kendisi de öyle diyordu Süleyman Efendi’nin, "Bizim hiç duracak zamanımız yok. Ümmet-i Muhammedin evlatları bir sel gibi Cehenneme akıp giderken, bu duruma seyirci kalamayız. Bu selden ne kurtarırsak kârdır" Baskıların arttığı ve işkencelerin yapıldığı bu karanlık dönemde Efendi Hazretleri'nin en büyük destekçilerinden olan eşi Hafize Sultan, "60 talebenin bir arada huzur içerisinde sıkıntısız olarak ders okuduğunu görürsem 60 kurban keseceğim" demişlerdi. Süleyman Efendi Hazretleri'nin bütün bu çileler içinde tek ve en mühim faaliyeti hiç şüphesiz Kur'ân Kursları olmuştur. Nitekim 1936 yılında başladığı dini irşad hizmetlerinde vefatına kadar defalarca arama, tahkikat ve mahkeme sorgulamasına tabii tutulmuş hemen hepsinde de beraat etmiştir. Buna mukabil, talebeleri ve bağlıları tarafından yurt sathında ve dünyanın çeşitli bölgelerinde açılan binlerce Kur'ân Kursu, devletin boş bıraktığı bu hizmeti omuzlayıp önemli neticeler almışlardır.

SEYYİDLER ZİNCİRİNDEN BİR HALKA

Ezeli takdir olarak, seyyidler zincirinin 33. halkası kendilerinin nasibi olduğundan, batınları da ilahi füyûzat ile alakalanarak, seyyidler zincirinin 32. halkası ve bu zincirin 9. büyük rütbesi, Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin (K. S) Hazretleri'nden seyru süluklarını tamamladılar. Bu suretle seyyidler zincirinin 33. ve sonuncu halkasını teşkil ederek, küfür ve dalaletten bunalan toplumlara iman ve ihlas yolunu göstererek, gönüllere kutlu yolun ölümsüz yolcusu olarak iz bırakmışlardı. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri Dar-ı Beka'ya göçtükleri zaman 71 yaşında ve yüksek derecede şeker hastasıydı. Tarihler 16 Eylül 1959'u gösteriyordu. Hastalığı ağırlaşınca hükümetin müsadesiyle cenazesi Fatih Camii haziresine gömülmesi kararlaştırılmıştı, ancak dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik anlaşılmaz bir şekilde buna karşı çıktı ve polis tarafından Karacaahmet mezarlığına açtırılan mezara gömülmesi için cenaze yakınlarını adeta zorladı. Altunizade'den mahşeri bir kalabalıkla yola çıkan cenaze, yolu kesilerek Karacaahmet'e döndürüldü ve Karacaahmet'te polisçe hazırlanan mezara defnedildi.

'SÜLEYMANCILIK' UYDURMASI

Süleyman Efendi, İslam düşmanlarının saldırılarından vefatından sonra da kurtulamadı. Bazı çevreler O’nun 'Süleymancılık' adı altında esrarengiz ve zararlı bir akım açtığını iddia ettiler ve bu konuda akla gelmez yayın ve propagandalara giriştiler. Sağ olduğu dönemde bütün yargılamalara rağmen mahkum edilemeyen bu büyük Allah dostunu vefatından sonra mahkum etmeye çalışıyorlardı. Oysa ki Süleyman Efendi, kendisine bağlı olanların bütün yaptıklarından da anlaşılacağı gibi, 'Nakşi' idi. Nakşiliğin en büyük mümessili olan İmam Rabbani Hazretleri'ne bağlı ve O’nun yolunda irşada izinliydi. İtikatte ve amelde Sünni, yine amelde çoğunlukla Hanefi ve itikatte ise, İmam Mansur Maturidi Hazretleri'ne mensup idiler. Dolayısıyla bazı art niyetlilerin ortaya attığı gibi, 'Süleymancılık' gibi bir tarikat veya mezhep söz konusu değildir. Bu arada üzülerek ifade edelim ki, 'Süleymancılık' uydurması adı altında bu büyük insanın talabelerine haksız ithamlarda bulunulmuş bu ithamları yapanların arasında zaman zaman toplumumuzu aydınlatması gereken Diyanet İşleri Başkanlığı da yer almıştır. Nitekim 1981 yılında Türkiye Askeri yönetimin idaresi altında iken, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç'ın öncülüğünde bu kurslar ağır bir dille eleştirilerek haklarında 112 sayfalık gizli rapor hazırlanmış ve Çankaya'ya şikayet babından sunulmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu raporda akıl almaz iftira ve ithamlara yer verilmiş ve bu kursların bir an önce kapatılması istenmişti. Süleyman Efendi, geride köşkler saraylar, yatlar ve villalar bırakmamış en büyük eser olarak Kur'an tâlebesi ve Kur'ân Kursları'nı bırakmıştır. Bunun için de talebelerine, "Bu vazifeleri siz devam ettireceksiniz. Buna mecbursunuz. Bunu yapmadığınız takdirde, şu on parmağımı mahşerde yakanızda bulacaksınız. En namüsait zamanlarda bile talebe okutmaya devam edeceksiniz" buyurmuşlardır.

Genç Akademi Dergisi'nden alıntı yapılmıştır.

 

TAVSİYE VE SÖZLERİNDEN BAZILARI
Bir Üniversite Talebesine Nasihatları
Allah yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol. Evladım, ağzın laf ediyorsa dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan "söz" olur ve seni cennete götürür, tutmazsan "köz" olur.Elinle doğru ol. Kolunu, muzırda değil yardım işinde kullan. Tartıyla iş yapıyorsan terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülalesine akseder, hepsini hayra götürür.İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevazu sahibi ol, zira en halis ziynet alçakgönüllülüktür. Mütevazi olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır. Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et, fakat haset etme. Zira Allah’ın huzuruna fesatla çıkılmaz.Memur olduğun zaman, sana gelen vatandaşlara sakın yüksekten bakma, yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, daima bir sandalye bulundur ve oturtuver. Biraz dinlendirdikten sonra halini sor, işini hallet. Sakın ha "bugün git yarın gel" deme! İşini, o gün bitir. Eğer öyle yapmazsan on parmağım yakanda olacaktır. Eğer memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say, kıskanmadan sev. İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır. "Ben niye onun yerinde olmayayım" deme, elindekinden olursun. "Allah bana bir verirse, arkadaşıma, komşuma iki versin" diye düşünürsen, seninki üç olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır. Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makamını ona ver. İşte vatanperverlik budur. Çalışkan ol, üretici ol. Zira Peygameber Efendimiz "Çalışmak ibadettir" buyuruyor. Evladım, alınteri olmadan hiçbirşeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı ek, mahsülünü al, komşuna ver, ağaç dik. Sadaka-i cariye, iyi evlat yetiştirmek, ilmi eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en efdalidir. Bunun için biz, heykel dikmeyeceğiz, yeşil ağaç, yeşil âbide dikeceğiz. Bir dut ağacı 400 sene, ceviz ağacı 700 sene, kestane ağacı 900 sene, çınar ağacı 1500 sene yaşar. Ihlamur ağacı dik, çiçeği şifalıdır. Bursa’da Osman Gazi’nin ve Orhan Gazi’nin diktiği bin senelik çınarlar var. Ben bekarken, her sene bir ağaç dikerdim. Şimdi evliyim ve yengen için de her sene bir ağaç dikiyorum. aziz öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol. Münevver kişi, münevvir kişi demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden, kıskançlığından (dolayı) hiçbirşey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini yapan ve öğreten kişidir. Temizlik, ibadettir ve imanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa (yola pislik yapmışsa) sen, onu ayağının ucu ile örtüver.Günde en az iki kişiye iyilik et, gönlünü al. Çünkü cennetin yolu, gönül almaktan geçer. Gönül almak, Cennetin Firdevs kapısını açmaktır. Bu beş maddenin en kolayı, fakat en "içten geleni" de budur. Bir gönül kazanmak, 40 vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, 40 vakit namazın sevabını kaybettirir. Ben sabahları kalkarken, "Ey Allah’ım, bana, bugün bir kişiye iyilik yapmak nasip eyle" diye dua ederim. Evden çıktığında veya eve dönerken karşından gelen ilk kişiye selam ver. Onun vermesini beklersen olmaz, evvela sen ver. İşte o zaman, o da sana karşılığını verecektir. Veren el, alan elden, sunan gönül, alan gönülden azizdir. VEFATI
Süleyman Efendi, ilk tahsilini, babası Osman Efendinin de müderris olarak görev yaptığı Satırlı Medresesinde yapmıştı. Daha sonraları pederleri tarafından yüksek tahsil için İstanbul’a gönderildi. Osman Efendi, oğlunu İstanbul’a gönderirken şu tavsiyelerde bulundu: "Oğlum, Usûl-ı Fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun." Süleyman Efendi, İstanbul Fâtih Medreselerine geldiklerinde, medresede yer kalmamıştı. Bu sebeple, bazı ilim aşığı talebeler yer olmadığında bodrumda yatıp kalkıyorlardı. Süleyman Efendi de bir müddet orada kaldılar. İmkan olmadığı için çok zor şartlar altında mum ışığında ders çalıştılar. (Son devrin İslâm âlimlerinden Mahmud Esad Efendi de o bodrumda kalanlardandır). Süleyman Efendi, Fâtih Câmiinde ders vermekte olan Bafralı Ahmed Hamdi Efendinin rahle-i tedrisinde derslere başladı. Dersleri, sesleri yankılandırmadığından minber karşısındaki mahfelin alt kısmında okurlardı. Bafralı Ahmed Hamdi Efendi, onun aklını ve derslerini öğrenme husûsundaki kâbiliyetini takdir ediyor, medrese muhîtinde ise O’ndan "Zeki çocuk, yetişirse iyi bir âlim olacak" diye bahsediliyordu. Nitekim kısa zamanda yüksek zekâ, çalışkanlık ve takvâsıyla bütün hocalarının dikkat nazarlarını üzerine çekti. İlim tahsili husûsunda irâdelerini o derece zorluyorlardı ki, okuduğu kitapların sahifeleri üzerine burunlarından kan damlıyor, gözleri uykusuzluktan âdetâ kan çanağı haline geliyordu. Soğuk kış günlerinde pencereden uzanarak aldıkları bir parça karı avuçları içinde sıkıyor ve enseleri ile gömleklerinin yakaları arasına koyuyor, kar parçasının vücût harâretinde yavaş yavaş erimesi neticesinde sırtlarından aşağı inen ince su yolu daima uyanık bulunmalarını temin ediyordu. 1913 yılına kadar Bafralı Hamdi Efendinin yanında âlet ilimleri tabir edilen sarf, nahiv, belâgat, mantık, vaz’, cedel ve münâzara gibi ilimleri ve yüksek ilimler denilen fıkıh, kelam, hadis, tefsir ve usûl-ü fıkıh, usûl-ü hadîs, usûl-ü tefsir gibi ilimleri tamamlayarak icâzet aldı. 1913 yılında, Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medreseleri, Kısm-ı Âli’sine girdi. Ancak diğer talebeler gibi birinci sınıftan değil, doğrudan üçüncü sınıftan başladı. 1915’de 3. Sınıfın birinci şubesini 90 üzerinden 88 puanla birinci, 1916’da 4. Sınıfı 80 üzerinden 76 puanla beşinci olarak bitirdi. 1916 yılında ilim silsilesinden gelme bir dersiâmdan icâzetli oldu. Artık O, zamanının en yüksek medresesinden mezûn bir din âlimi idi. 30 Eylül 1916’da ihtisâs (doktora) yapmak ve dersiam (Profesör) olarak yetişmek üzere Süleymaniye Medresesine bağlı Medresetü’l-Mütehassisîn’e kaydoldu. Bu medresenin ilk iki yılını başarı ile tamamlayarak Eylül 1918’de kendisine 20 kişi ile birlikte İstanbul Müderrisliği Ruûsluğu (akademik bir kariyer) verildi. Ayrıca Süleymaniye Medresesine girmeden önce Medresetü’l-Kuzât’ın (Hukûk Fakültesi) giriş imtihanını birincilikle kazanmıştı. Bunu büyük bir sevinçle pederi Osman Efendiye mektupla bildirdi ve ondan şu telgrafı aldı: "Süleyman! Ben seni İstanbul’a, cehenneme gitmen için göndermedim". Osman Efendi bu telgrafla "Üç kâdıdan biri cehennemdedir" hadîs-i şerîfini hatırlatıyordu. Süleyman Efendi, babasına verdiği cevapta maksadının hâkimlik mesleğine geçmek olmayıp, devrin bütün zâhirî din ilimlerinde kemâle ermek olduğunu bildirdi. (Nitekim ileride Ankara Ağır Ceza Mahkemesine hâkim olarak tayin edilecek ve bu mesleğe talip olmadığını bildirerek, kadılığı reddecektir). Süleymaniye Medresesinin "tefsir-hadis" kısmından icâzetini alıp dersiâm olduğu gibi Medresetü’l-Kuzât’dan da diplomasını iyi derece ile alıp kâdılık (hâkimlik) rütbesine ulaştı. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etti. 1 Haziran 1920 tarihinde dersiâm olarak vazifeye başladı, bu onun ilk memuriyeti idi. 27 Nisan 1921 tarihine kadar görevine devam etti. 1922 tarihinde Dâr’ül-Hilafet’il-Aliyye Medresesinin birinci kısmında Türkçe müderrisliği görevine başladı. 29 Mart 1923 tarihinde Dâr’ül-Hilâfet’il-Aliyye Medresesi İbtidâ-i Hâric Kısmı Sarf-ı Arabî Müderrisliğine tâyin olundu. 25 Eylül 1923 tarihinde tekrar Türkçe Müderrisliğine tâyin olundu. 3 Mart 1924 tarihinde Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu çıkınca medreseler, önce Maarif Nezaretine (Milli Eğitim Bakanlığına) bağlandı ve bilahare tamamen ilga olundu. Süleyman Efendi Hazretlerinin görev yaptığı İbtidâ-i Hâric Medreseleri, İmam Hatip mektebine tahvîl edildi. Süleyman Efendi bu okulun eğitim kadrosuna alındı ise de, dersiâmlık uhdesinde kalmak şartı ile müderrislikten kendi isteği ile ayrıldı. 1924 yılında kabul edilen Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile medreseler ve diğer dînî eğitim müesseselerinin kapatılmasına karar verilmişti. Böylelikle dinin klasik medrese usûlüne uygun olarak okutulması yasaklanmıştı. Süleyman Efendi Hazretleri bu durum karşısında büyük bir azim ve gayretle usûlüne uygun olarak aynı tedrîsâtı devam ettirmek istemiş ve bu hususta çareler aramaya başlamıştı. Müderrisler cemiyetinin lağv ve fesh edilmesine dair gelen emir üzerine de bir toplantı yapılmıştı. 520 kadar dersiamın bulunduğu o toplantıda söz alarak şunları söyledi: "Arkadaşlar, medreseler lağvedildi. Bu vaziyet karşısında milletin dini ne olacak? Buradan dağılmadan aramızda bir karar alalım. Biz 520 dersiâmız, her birimiz memleketin bir köşesinden gelmişiz. Bizler ilim adamları olarak, bu milletin dini ihtiyacını daha 50 yıl karşılarız. Memleketlerimize dönünce ikişer talebe bularak, onlara Allah’ın ilmini okutup, dinini belletecek olursak, bu talebeler, 50 sene daha bu milletin dinine kâfî gelirler. Zaten her yüz senenin başında Allah-ü Zülcelâlin bir müceddid göndereceği hadis-i şerîfle haber verilmiştir. Bunu yapmazsak huzûr-u ilâhîde yakamızı mesûliyetten kurtaramayız." O, bu sözleriyle kapatılmış olan medreseleri fiilen açık tutmanın çarelerini arıyordu. Süleyman Efendinin bu teklifinden sonra bazı dersiâmlar söz alıp dediler ki "Çok doğru söylüyorsun Süleyman Efendi, ancak Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu yürürlüğe girdi. Ortalık toz-duman, hayatlarımız tehlikede, bu vaziyet karşısında tekliflerinizi tatbik etmek mümkün olmasa gerek". Bunun üzerine tekrar söz alan Süleyman Efendi Hazretleri: "Arkadaşlar, Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu cemiyet hâlinde tedrîsât yapmayı yasaklıyor, bir iki kişiyi yasaklamıyor. Çünkü bir-iki de cem’iyyet yoktur. Ben de size bir iki kişi okutalım diyorum" dedi. Bunun üzerine bazı müderrisler mahkeme ve hapse düşmekten korktular: "Bu şiddet zamanında bunu da yapamayız" dediler. Bunun üzerine Süleyman Efendi Hazretleri, dinî tedrisat vazifesini fahriyyen (maaşsız-ücretsiz) yapmağa hazır olduklarını bildirmek üzere, zamanın hükümetine, (TBMM Başkanlığına) bir telgrafla mürâcaatta bulunmayı teklif etti. Ancak zamanın idaresi tarafından İslami faaliyetlere menfi nazarlarla bakıldığını iyi bilen dersiâmlardan bir çokları böyle bir teklifi benimsemediler. Süleyman Efendi’de bu teşebbüsün, o günün şartları içinde müsbet karşılanmayacağını çok iyi biliyordu. Ne var ki O, yarın âhirette ellerinde bir belge bulunmasını, bu belgenin belki de bir çok dersiâm için "Yâ rabbi! biz senin dinini okutmak istedik, ama imkan bulamadık" kabilinden bir vesile-i necât olabileceğini düşünüyordu. Uzun müzakerelerden sonra neticede bir kısım dersiâmlar şu meâlde telgraf çekilmesinde mutâbık kaldılar. " biz, aşağıda isim ve imzaları bulunan dersiâmlar, hükümetimizin harb-ı umûmi gibi büyük bir felaketten çıkması dolayısı ile mâlî müzâyaka içinde bulunduğunu dikkate alarak, dinî ilimleri fahriyyen okutmaya hazır olduğumuzu bildirir." Bu telgrafa gelen cevap: "... Memlekette Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu yürürlüktedir, hilâfına hareket şiddetle cezâyı müstelzimdir" diyordu. Cevap çok açık ve kesindi. Bu hâdiseyi bilahare talebelerine nakleden Süleyman Efendi şöyle buyururlar: "Evlatlarım, bir çok dersiâmlar korktular, okutmadılar. Biz korkmadık okuttuk. Allah’a şükür yaşıyoruz. Ama korkanlardan bir çokları ölüp gittiler. Korkunun ölüme faydası yoktur." İşte o toplantılarda kabul görmeyen talebe okutma fikir ve hizmetini, kendi evinde iki kızını bizzat okutarak başlattı. Dersiâmlığın kaldırılmasından sonra vaizliğe başlayan Süleyman Efendi, hayatının son senelerine kadar Sultanahmet, Süleymaniye, Yenicâmii, Şehzâdebaşı, Kasımpaşa Camii Kebir gibi İstanbul’un büyük câmilerinde halka vaaz ederek irşâd vazifesine devam etti. Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.) Hazretleri, yakın tarihimizde, zamanının İslâmî ilimlerini tahsil ederek, ilimde en ileri noktaya varmış; müderris, dersiâm, hukûkçu, hadîs ve tefsîrde mütehassıs bir İslâm âlimi, tasavvufta Nakşibendi silsilesinin 32. halkası Buhâralı İbn-i Mevlânâ Sirâcüddin Hazretlerinin en büyük halîfesi, vekîli, bu silsilenin 33. ve son halkasıdır.TAHSİL HAYATI ve MEMURİYETİSüleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri, Rûmî 1304 (Mîlâdî 1888) yılında -bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan- Silistre’nin, Hezargrad kasabasının, Ferhatlar köyünde dünyaya gelmiştir. Pederi, tahsilini İstanbul’da tamamlamış, Satırlı Medresesinde yıllarca müderrislik yapmış, Hocazâde Osman Efendidir. Osman Efendi, gençlik çağında İstanbul’da tahsilde iken bir rüya görür. Rüyâsında vücûdundan kopan bir parça gök yüzüne yükselmiş, oradan dünyaya ışık saçmakta Osman Efendi, bu rüyayı kendi sulbünden dünyaya gelecek hayırlı bir evlat mânâsına yorar ve Silistre’ye döndüğünde evlenir. Dünyaya gelecek çocuklarından hangisinin rüyâda gördüğü, ışık saçan evlada uygun düşeceğini takibe başlar. Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim, Halil isimli dört erkek ve Zâhide isminde bir kız evladı dünyaya gelir. Bu çocuklarının içinden Süleyman Hilmi dünyaya gelip te, yetişmeye başlayınca, tespit ettiği alâmetlere göre bütün ümidini ona bağlar. O kadar ki Süleyman Efendi Silistre’de Satırlı Medresesinin ilk sınıflarında iken, babasının huzûruna her çıkışında onun ihtirâmla ayağa kalktığına ve "Buyurun Süleyman Efendi oğlum" diye aşırı bir saygı gösterdiğine şâhit olur. Süleyman Efendi, bu halden o kadar mahcûpdur ki babasının huzûruna girmek için, onun başını eğerek kitap okuduğu, mangala cezve sürdüğü veya başka bir işle meşgul bulunduğu anları seçer olmuştur. Süleyman Efendi Hazretlerinin dedeleri, Kaymak Hâfız diye tanınan Mahmut Efendi isimli bir zât olup, 110 yaşlarına doğru vefat etmiştir. Büyük dedeleri, Seyyid İdris Beydir. İdris Bey, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna hanı nasbedilmiş ve kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zâttır. Fâtih Sultan Mehmed Hazretleri padişahlığı zamanında, Peygamber Efendimize olan sevgilerinden dolayı "Yeryüzünde evlad-ı Resûlden kimler kaldı" diye araştırmış, şeceresine hiç şâibe ve şüphe karışmamış olduğunu tespit ettiği Seyyid İdris Bey’i bulmuş ve kızkardeşi ile evlendirerek, Tuna havalisine han tayin etmiş; o bölgenin vergi ve sair mükellefiyetlerini tedvir için görevlendirmiştir. Bu görev, Süleyman Efendinin babası Osman Efendi’ye kadar devam etmiştir. Süleyman Efendi Hazretlerinin şeceresi, Peygamber Efendimizin pâk nesline dayanmaktadır. Pederleri tarafından Hz. Hüseyin’e (r.a.) nisbeti olup "Seyyid", anneleri cihetinden Hz. Hasan’a (r.a.) nisbetleri bulunmakla "Şerîf"tirler.

 

 "SÜLEYMANCILIK" DİYE BİR TARİKAT YOKTURSüleyman Efendi (k.s) Hazretleri’ne izafeten söylenen “Süleymancılık” veya “Süleymancılar” tabirleri, başkaları tarafından, Süleyman Efendi’nin (k.s.) talebelerine yamanmaya çalışılmaktadır. “Süleymancılığın kurucusu” yahut “Süleyman Efendi tarikatını kurarken....” ve benzeri sözler ise, hatalı ve gerçeği yansıtmıyor olması bir tarafa, Süleyman Efendi (k.s) Hazretlerini ve onun talebelerini, İslam’dan ve Nakşilik’ten ayrı, 20. yüzyılın ilk yarısında başlamış, lokal bir hareket olarak tanıtmak maksadıyla söylenmiş ve söylenmektedir. Bu yüzden, defalarca belirtilen ve açıklanan bu mevzuyu tekrar açıklamak da bu konuda yanlış düşünceye sapmalarını önlemesi bakımından da gayet faydalı olacaktır. Süleyman Efendi (k.s) Hazretleri ve talebeleri; itikatta, tek hak mezhep olan “ehl-i sünnet ve’l cemaat” e mensupturlar. Mezhep imamı olarak da, İmam-ı Muhammed Mansur Maturidi’yi tercih etmişlerdir. Amelde mezhep olarak ise, Şafii, Hanbeli ve Maliki mezheplerini de kabul etmekle birlikte, kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife olan Hanefi mezhebine tabiidirler. Meşrep itibariyle de Nakşi’dirler. Zaten Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri, Tarik-i Nakşibendiye’nin “Silsile-i Zeheb” olarak anılan 33 zattan müteşekkil silsilesinin 33. ve son halkasıdır. Selahaddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s) Hazretleri’nden sonra “vazife”yi devralan Süleyman Efendi (k.s) ruhani nisbetle de İmam-ı Rabbani’ye (k.s.) bağlı idi.Maddi vücutları, her ne kadar dünya hayatından ayrılmış ise de, manevi tasarrufları, el’an tamamiyle ve kemaliyle devam etmektedir. Hal böyleyken, hala, “süleymancılık”tan bahsetmek abesle iştigal olsa gerektir. Genç Akademi Dergisi'nden alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 
  Bugün 35 ziyaretçi (44 klik) kişi burdaydı!

 

Gerçek Mürşid

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri buyurdular:


"Biz ilk zamanlar kendimiz aranan, başkalarını da arayan sanırdık. Yanılmışız; şimdi o görüşümüzden dönüyoruz. Gerçek mürşid, Allahü Teâlâ'dır. O, kimin içinde, bu yola (dinin özüne) karşı bir istek bulursa bize yolluyor. Bize gelince de, nasibi neyse, bizim yolumuzdan ona kavuşuyor."



Hakiki Mürşid

"Ağaç nasıl ki, gövdesinden değil de meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşid-i kâmil olan kişiler de, gösterişli zâhir hallerinden değil, meyve ve mensuplarından yani yetiştirdikleri kimselerin güzel hallerinden anlaşılır. Ve bu sûretle kendilerine tâbi olmak, mânevî feyzinden her hususta istifâde etmek câiz ve sahih olur. Şöhreti arşa çıksa, hakîki mürşidin misâli, meyvesidir." (Ebu'l Faruk k.s.)

 

 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

silsileisaadat.tr.gg